Lokman Hekim’e hastasını tedavi ettiren kişi, “Daha çabuk iyileşmesi için hastamıza ne yedirelim ne yedirmeyelim?” diye sorunca, Lokman Hekim şu cevabı verir; "Acı söz yedirmeyin de, ne yedirirseniz yedirin!"

27 Şubat 2009 Cuma

Hayat ve Ben...


Hayat ve Ben...
Otuzbeşime bastım geçen hafta...

İlk Yarı bitti: Hayat : 1 ... Ben : 0 ...

Ama belliydi böyle olacağı... Nicedir başlamıştı belirtiler : Yolda çocuklar "Amca şu topu atıversene" seslendiklerinde kuşkulanmıştım ilkin... Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü...

Baktım lise fotoğrafları sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış. Eş dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş... Seyahat ve aşk yerine... Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içerideki uçurtmanın ipini çekercesine...

"Bizim zamanımızda" diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde -Hayret! Daha dün değil miydi benimkisi?- Yıllar yılı dudak büktüğüm "Ölümden sonra hayat masalları"na kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye...

İple çektiğim haziranlara sırt çevirmişim... Yaşamın orta sahasına girmişim... İrkilmişim...

*

Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan... Biri "Daha ne gördün ki" diyor yüzünde papatyalarla "asıl şimdi başlıyor hayat!... Bundan sonrası rahat!" Lakin, "Buydu işte görüp göreceğin" diye efkarlanıyor öteki... "2. yarı geçer hızla / yaşlanırsın zamanla."

Yaşı genç olanlar 35'e uzak durduklarını sanarak, "Sahi oldu mu o kadar! Hiç göstermiyorsun" tesellisindeler... 35'le çoktan tanış olanlarsa "Hayata hoş geldin" pankartıyla karşılamadalar...

İlk yarı sadece bir ısınmaymış meğer: Ancak ikinci yarıda anlaşılırmış tadı; hayatın... Kavganın... Aşkın... Bense şaşkın...

Devre arası bilançolarındayım: Son dönemde, kim bilir kaç eski anıyı yaralı ele geçirdim, belleğimin derinliklerinde?... Kim bilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken... Ve sustum vicdan sorgularında... Aksisedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen yediveren gülleri gibi bereketli... Sanki hayat değil, Körfez krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun...

Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun... Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık... Şaşırıp kalıyorsun... Oysa -herkes bilmezden gelse de- skoru belli oyunun. 30'larında dedeni ve neneni kaybediyorsun, 40'larında anneni ve babanı... Ve 70'inde kendini...

*

Şimdi devre arası / yolun yarısı... Bu güne dek ancak tanıştık hayatla... Ben O'na kendimi tanıttım... O bana kendini... Göğsüme madalya gibi dizdim hatıralarımı... (Zaferlerim onlar benim... Olgunluğumun yapı taşları...) Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı... Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım aşağı... Dönmesin diye başım... Ben istikballe arkadaşım...

*

Ne var ki yarım her şey... Hayat da yarım, sevdalar da... Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin... İhanetlerin hesabı sorulmadı... Nazım'ın dediği gibi "kopardım portakalı dalından/ama kabuğu soyulamadı/sevdalara doyulamadı..." "Doydum" diyen görmedim ki zaten ben... Hiç doyulmaz ki zaten... Lakin gel de zamana anlat bunu... Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin...

*

Baktım ki ikinci yarı kapıda... Ve hayatın ceza sahası yakın... Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını... Acılar, sancılar bir çekmecede, sevdalar diğerinde... Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve kederler... Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi... Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını... İlk yarı bilânçom o benim: Yangında ilk kurtarılacak... Kazada ilk açılacak... Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis koyacaklar halime... "Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı" diyecekler, ya da "Sebepsiz alçalmış... Bile bile vurmuş kendini dağlara... " Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikâyenin... Kalanı benimle gelecek... Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatıralarımı... Reyhanlar saklayacak sırlarımı... Skoru bir tek Ege'nin suları bilecek... Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir...

Hayat : 0 ... Ben : 1 .. Can Dündar

Omer Hayyam


Geçmiş günü beyhude yere yad etme,
Bir gelmemiş an için feryat etme,
Geçmiş gelecek masal bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.
Niceleri geldi, neler istediler,
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.
Dünyada ne var kendine dert eyleyecek,
Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek.
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün ...
Zira seninde üstün de otlar bitecek ...

Ömer Hayyam

24 Şubat 2009 Salı

KALP KRİZİ

Diyelim ki, mesai saati bitti ve siz de akşam 18:30 civarında, alışılmadık derecede zorlu bir iş gününün ardından (tabii ki tek başınıza) arabanıza binip evin yolunu tuttunuz.

Çok yorgunsunuz ve canınız da

fena halde sıkkın.


MÜTHİŞ GERGİN VE SİNİRLİ BİR HALDESİNİZ…


Birdenbire göğsünüzde,

kolunuza ve çenenize doğru yayılmaya başlayan

korkunç bir ağrı

hissediyorsunuz.

En yakın hastaneye sadece on dakikalık mesafedesiniz ama hastaneye ulaşmayı başarıp başaramayacağınızdan bile emin değilsiniz.


NE YAPACAKSINIZ???

İLK YARDIM KURSLARINA KATILACAK KADAR AKLI BAŞINDA BİRİYDİNİZ AMA KURSTAKİ EĞİTMEN, SİZİN BAŞINIZA BİR ŞEY GELDİĞİNDE NE YAPACAĞINIZI ÖĞRETMEDİ!!!



YALNIZ BAŞINIZAYKEN KALP KRİZİ GEÇİRİRSENİZ NASIL HAYATTA KALIRSINIZ?

PEK ÇOK İNSAN KALP KRİZİ GEÇİRDİĞİ SIRADA TEK BAŞINA OLUYOR; ETRAFTA YARDIM EDECEK KİMSE BULUNMUYOR. KALP ATIŞLARI DÜZENSİZLEŞEN VE KENDİSİNİ BAYILACAKMIŞ GİBİ HİSSEDEN BİRİNİN

BİLİNCİNİ YİTİRMEDEN ÖNCE

YALNIZCA 10 SANİYE KADAR ZAMANI VARDIR.

BU DURUMDA NE YAPMANIZ GEREKİR?


CEVAP:

PANİĞE KAPILMADAN ÜST ÜSTE KUVVETLİCE ÖKSÜRMEYE BAŞLAYIN.

ÖKSÜRMEDEN ÖNCE HER SEFERİNDE DERİN BİR NEFES ALIN; ÖKSÜRÜKLERİNİZ GÜÇLÜ OLSUN, DERİNDEN GELSİN VE UZUN SÜRSÜN, TIPKI GÖĞSÜNÜZDE BİRİKMİŞ BALGAMI ATMAYA ÇALIŞIR GİBİ ÖKSÜRÜN.

HER İKİ SANİYEDE BİR DERİN NEFES ALIP ÖKSÜRÜN VE BUNU YA YARDIM GELENE DEK YA DA KALP ATIŞLARINIZ TEKRAR NORMALE DÖNENE DEK SÜREKLİ YAPIN.



* DERİN NEFES ALMAK CİĞERLERİ OKSİJENLE DOLDURUR.
* ÖKSÜRMEK KALBE TAZYİK YAPAR VE KAN DOLAŞIMINI RAHATLATIR.
* KALBE UYGULANAN BU TAZYİK, KALBİN NORMAL RİTMİNE DÖNMESİNİ KOLAYLAŞTIRIR.
* BÜTÜN BUNLAR SİZE, BİLİNCİNİZİ KAYBETMEDEN ÖNCE HASTANEYE YETİŞECEK ZAMANI TANIR.



NEDEN?



BU KONUDA MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK KİŞİYİ BİLGİLENDİRİN.

BU BİLGİ SAYISIZ İNSANIN HAYATINI KURTARABİLİR!!!

ASLA, “BENİM BAŞIMA GELMEZ!” DİYE DÜŞÜNMEYİN.

HAYAT TARZIMIZIN EPEYCE DEĞİŞTİĞİ ŞU SON YILLARDA ARTIK HER YAŞTA İNSAN

KALP KRİZİ GEÇİRİYOR.

'Sexercise' yourself into shape


The NHS has some new advice for people struggling to schedule a fitness routine into their daily lives - a workout between the sheets.

According to the NHS Direct website, "sexercise" can lower the risk of heart attacks and helps people live longer.

Endorphins released during orgasm stimulate immune system cells, which also helps target illnesses like cancer, as well as wrinkles, it states.

Sexual health experts said such claims could not be scientifically proven.

"It's good to see the NHS are promoting sexual wellbeing," Dr Melissa Sayer told the Guardian newspaper.

"Yes, there is evidence that sex has benefits for mental wellbeing, but to say there is a link with reduced risk of heart disease and cancer is taking the argument too far."

NHS Direct, however, told the paper the content was "backed by science and clinical evidence" and "isn't just a bit of fun".

'Regular romps'

The advice, published under the headline "Get more than zeds in bed", is one of several sexual health-related articles to be found on the NHS Direct website.

Sex with a little energy and imagination provides a workout worthy of an athlete, the article says.
"Forget about jogging round the block or struggling with sit-ups.

"Sex uses every muscle group, gets the heart and lungs working hard, and burns about 300 calories an hour."

The advice suggests "regular romps this winter" could lead to a better body and a younger look.

Increased production of endorphins "will make your hair shine and your skin smooth," it adds.

"If you're worried about wrinkles - orgasms even help prevent frown lines from deepening."

The article goes on to say that orgasms release "painkillers" into the bloodstream, which helping keep mild illnesses like colds and aches and pains at bay.

The production of extra oestrogen and testosterone hormones "will keep your bones and muscles healthy, leaving you feeling fabulous inside and out".

Erdoğan'a bir soru daha


Başbakan’a sormak istiyorum. Bir işadamı olan Cihan Kamer’in bayiler toplantısına katılmış mı katılmamış mı?’ diyen Kılıçdaroğlu, ‘Kamer’in ortağı olduğu bazı şirketlere, İstanbul’da imar rantı sağlandığı’ iddiasında bulundu

CHP İstanbul Belediyesi başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu ve gelininin Atasay Kuyumculuk’un sahibi Cihan Kamer’le ortak olduğunu ortaya çıkardığı Ekrem Tosun olayıyla ilgili açıklamalarına devam etti. Önceki gün yaptığı açıklamada olayın kahramanlarından işadamı Cihan Kamer’in İBB Başkanı Kadir Topbaş’la da yakın olduğunu öne süren Kılıçdaroğlu, bu kez de “Başbakan’a sormak istiyorum. Bir işadamı olan Kamer’in bayiler toplantısına katılmış mı, katılmamış mı? Bir başbakanın, bir işadamının bayiler toplantısında ne işi var?” dedi.
CHP İstanbul Seçim Koordinasyon Merkezi’nde basın mensuplarının sorularını cevaplayan Kılıçdaoğlu, “Cihan Kamer’in ortağı olduğu bazı şirketlere de İstanbul’da imar rantı sağlandığı” iddiasında da bulundu.

Erdoğan’dan kendisine oy verme isteğini yineleyen Kılıçdaroğlu, “Bizim İstanbul’la ilgili projelerimiz olmadığını söylüyorsunuz. 15 yılda yapamadığınızı 5 yılda yapacağımı söylüyorum. İzin verin size anlatayım. Biz İstanbul’un kendi kaynaklarını kullanacağız, sizden de para istemeyeceğiz. Projelerimizi duyunca dudaklarınız uçuklayacak” dedi.

Seçim anketlerinin kendisini korkutmadığını belirten Kılıçdaroğlu, İstanbullunun dürüstlükten ve haktan yana oy kullanacağını söyledi. (TAHSİN AKSU / Milliyet)

İsrail’in orta doğudaki it oyunu Dicle’yle Fırat’ın suyu mu?


Orta doğuda 60 yıldır huzur bırakmayan İsrail’in şu andaki Cumhurbaşkanı Şimon Perez, İsrail Dışişleri Bakanı iken yıllar önce yazdığı bir kitapta orta doğuda su meselesinin çağın meselesi olacağını işaret etmekteydi.
2 Ağustos 1923 yılında Polonya’da doğan Şimon Perez; Orta doğuda 60 yıldır var olan İsrail’in 50 yıllık bölümünde rol almış bir siyasetçi olup çeşitli bakanlıklarda bulunduktan sonra 1984-1968 ve 1995-96 yılları arasında İsrail Başbakanlığı görevlerinde de bulunmuştur.
Şimon Perez, Dışişleri Bakanı iken kaleme aldığı bir kitabında “ Yaşam dolu sular” başlığı altında Dicle ve Fırat’ı belirttikten sonra “Bizim ilgi alanımız Toroslara dayanır” diyerek Seyhan ve Ceyhan ile Manavgat suyunu dile getirmektedir.
Nil Irmak’ının Habeş Dağları’ndan doğup Somali’den geçmesi nedeniyle buraya da ilgi duyduklarını açık ifade etmektedir. 1994 yılında Şimon Perez, Yaser Arafat ve İzak Rabin Nobel barış ödülünü almıştır.
Şimon Perez; “Biz İsrail olarak Avrupa’ya bağlanmalıyız” demiş İstanbul-Ankara, Ankara-Adana otoyolunu Avrupa-İsrail otoyolu olarak nitelemektedir.
İşlerine geldiği zaman, Türkiye ile işbirliği ve dost olduklarını beyan ederken, işlerine gelmediği zaman da önceki akşam İsrail Başbakanı Olmert’in Türkiye’yi nasıl devre dışı bıraktığı açıkça görülmüştür.
Bu durum da açıkca göstermektedir ki; 60 yıl önce İngilizler tarafından orta doğuya getirilen İsrailliler Amerika tarafından tanınma ve korunmanın verdiği avantajla orta doğuyu adeta bir kan gölüne çevirmiştir.
Şu andaki hedefleri arasında Gazze’de bulunan Filistinlileri Batı Şeria’ya sürmek bundan sonra Lübnan’ı da kendi topraklarına katarak genişlemeyi sürdürmektir. Öte yandan üçe bölünen Irak’a yani Bağdat’a Haşimi soyundan gelen Ürdün kralını taşımak ve Ürdün topraklarına da yayılmak, Suudi Arabistan’ı üçe bölmek, Suriye’yi 5 eyalete ayırmak bu arada Türkiye’yi 8 eyalete ayırmak ve Kuzey Irak’ta Türkiye’nin güney doğusunu da birleştirerek bir kürt devleti kurdurup Dicle ve Fırat sularının yönetiminde söz sahibi olmak planları dahilindedir.
İsrail’in ya bu planı hayata geçer veya İsrail orta doğuda artık barınamaz Ukrayna’ya taşınır.
Bizi yönetenlerin bu tür planları iyi bilmesi ve gücünü gölgede bırakma yerine aktif ve atak bir dış politika ile bu it oyununu bozması gerekir.
Bu konuda gereken hassasiyeti göstermeyip uyanık olmazsak Arapların ve Filistinlilerin başına gelen felaketler bizim de başımıza gelecektir. Onun için İsrail’in it oyunu bozulmalıdır.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Sosyal Ağlara Üye Olma Nedenleri


İnternete bağlandığımızda mutlaka bir göz attığımız, belki de saatlerimizi geçirdiğimiz sosyal ağların neden tercih edildiğiyle ilgili bir araştırma geçti elimize. Sonuçlar ilgi çekici...

Hiç düşündünüz mü sosyal ağlara neden üye oluyorsunuz? Ya da üye olduktan sonra en çok nelerle ilgileniyorsunuz. Sizin kişisel tercihlerinizi bilemeyiz ama JPMorgan, ABD'de 18 yaş üstündeki sosyal ağ siteleri üyelerinin neler yaptığını merak edip ciddi bir araştırma yapmış. İşte o araştırmanın sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklandı.


Araştırmaya göre üyelerin yüzde 78'i mevcut arkadaşlarıyla sürekli bağlantıda olmak istediğini belirtiyor, her iki kişiden biri ise eski arkadaşlarını yeniden bulma derdinde. Yüzde 36'lık bir kesim işi gücü bırakmış çektiği, bulduğu fotoğrafları paylaşma çabasında; yüzde 29 yeni insanlarla tanışmak için bu yöntemi tercih ederken, yüzde 17'si toplantı/etkinlik düzenleme, takip etme ya da katılma için sosyal ağ sitelerini kullandığını belirtiyor. Yüzde 14 oyun oynasam benim için yeter derken 18 yaş üstündeki kullanıcıların sadece yüzde 11'i iş amaçlı kullandığını belirtiyor.

Herkesin sebebi farklı olsa da çoğu arkadaş bulma derdinde.

21 Şubat 2009 Cumartesi

AHİRETTE 2 KADIN


AHİRETTE 2 KADIN

- Selam, benim adım Selma .
- Selam, benimki de Ozge, sen nasıl öldün?
- Donarak öldüm.
- Ne kadar korkunç.
- Yok o kadar kötü değildi, soğuktan titremem geçince ısınmaya başladım ve uyku bastı, sonunda huzur dolu bir ölüm.
- Peki sen nasıl öldün?
- Ağır bir kalp krizi geçirdim. Kocamın beni aldattığını sandım, onu iş üstünde yakalamak için eve erken geldim, fakat evde tek başına televizyon seyreder halde buldum.
- Sonra ne oldu?
- Kesinlikle evde başka bir kadının olduğundan emindim, bütün evi aramaya başladım. Çatıyı, yatakların altını her yeri aradım fakat bulamadım. Ararken aşırı yorulmuşum, kalp krizi geçirdim ve öldüm.
- Ah be güzelim bir de derin dondurucuya baksaydın, şu anda ikimiz de yaşıyor olacaktık…

17 Şubat 2009 Salı

Apokrifal KAYIP Kitap


DÜNYAYI SARSACAK KİTAP: Apokrifal - Kayıp Kitap

Bu kitap hem Türkiye`yi hem de Hıristiyan dünyasını sarsacak: İNCİL`in orjinali bulundu. İsrail Cumhurbaşkanı İsak Rabin`in torunu Viktoria Rabin bu vesile ile müslüman oldu ve katledildi! TÜMÜ GERÇEK, HEPSİ BU KİTAPTA!


Bu kitaptaki olayların ve kişilerin hepsi gerçektir..

1981 yılında Hakkari`de köylüler tarafından bir mağarada lahit içerisinde eski bir elyazması bir kitap bulunur. Aramice uzmanı Doç. Dr. Hamza Hocagil kısa süre sonra söz konusu metnin Arami dilinde fakat Süryani alfabesiyle yazılmış bir İncil metni olduğunu anlar.

Birinci yüzyıla ait otantik İncil`in ortaya çıkması tüm dinleri ilgilendiren bir konudur. Gerek Hz. İsa`nın tarihselliğinin, gerekse de İncil`in Kuran`la ne denli uyumlu olduğunun kanıtlanması çeşitli çevreleri rahatsız etmektedir. Hocagil 1983 yılında Özal`ın girişimleri ve Özel Harp Dairesi`nin kontrolünde İncil`i tercüme etmeye başlar. Ancak tercüme süreci bir süre sonra durdurulur.

Ancak İncil`in son sayfasında Aziz Barnabas`ın söz konusu İncil`i dört nüsha olarak yazdığını fark eden Hocagil, Nahit Şenoğul Paşa`nın yardımlarıyla bu kez diğer 3 İncil`in peşine düşer. Ardından biri hariç diğer 2 İncil de bulunur. Uluslar arası istihbarat örgütlerinin müdahil olduğu bu inanılmaz olaylar dizisinde olaya karışan bazı isimler hayatını kaybeder.

İncil`lerden biri İsrail`de bulunur. İsrail nüshasını bir Alman firmasının sponsorluğunda, İsrail Cumhurbaşkanı İsak Rabin`in torunu Viktoria Rabin ile birlikte çıkarır. Viktoria Rabin, İncil`in gerçek nüshalarını okuduğunda Müslüman olur. Fakat yaptığı kazı çalışmalarında 10 Emir ve Zebur`un izini sürerken, Etiyopyalı bir zenci tarafından öldürülür. İsrail`de bulunan İncil önce Vatikan`a satılmak istenir. Vatikan adına İncil ile igili görüşmelerde bulunan Kardinal Mario, `açıklanamayan bir sebeple` hayatını kaybeder. Olaylar, gizli bir örgütün planlaması ile çok farklı boyutlar kazanır.

İncil bu kez, bir yayınevi üzerinden Yunanistan`a satılır.

Olay, Kıbrıs`ta bulunan güvenlik güçlerinin 1996 yılında Kıbrıs`ta Aziz Barnabas`ın mezarını soydukları iddiası ile farklı bir boyut kazanır. Askerler mezardan ne almışlardır? KKTC`de soygunu araştıran Gazeteci Kutlu Adalı, aldığı tehditlerden kısa bir süre sonra öldürülür. Kutlu Adalı`nın eşi İlkay Adalı cinayeti Avrupa İnsan Hakları mahkemesine götürür ve Türkiye olayın aydınlanması için gereken özeni göstermediği gerekçesiyle mahkum olur. Adalı öldürülmeden kısa süre önce, Abdullah Çatlı`nın Kıbrıs`a geldiği tespit edilir. Adalı Davası`nda projektörlerin çevrildiği isimlerden en ilginci de, Türk Silahlı Kuvvetleri adına iki Ergenekon zanlısını ziyaret eden Korgeneral Galip Mendi`dir. Şu anda Korgeneral rütbesinde olan Mendi, o sırada KKTC Sivil Savunma Teşkilat Başkanı`dır.

Bugün, Aramice Uzmanı Hamza Hocagil`in Genelkurmay Başkanlığı Özel Harp Dairesi`nde özel güvenlikli bir bölümde saklandığını iddia ettiği nüshalar açıklanırsa, dinler tarihi başta olmak üzere, tarih yeniden yazılacaktır.

ARMAGEDON kitabıyla Türkiye`de araştırmacı yazarlığın en önemli eserini veren Aydoğan Vatandaş, bu kez hem Türkiye`yi, hem de tüm dünyayı sarsacak bilgilerle okurlarıyla buluşuyor.

1 Eylül`de piyasaya çıkacak kitabı BURAYA TIKLAYARAK indirimli olarak satın alabilirsiniz:

Kitabın Vatan Gazetesi`nde yer alan diğer bir tanıtım metni:

Barnabas İncili`nin büyük sırrı

1981 yılında Şırnak`ın Uludere İlçesi`ndeki bir mağarada avdan dönen köylüler bir kitap buldu

Kitabı alan Babat Aşireti Lideri Korucubaşı Hazım Babat`ın babası Ferhan Babat kime götürse kitapta ne yazıldığını çözemedi.

Kitabın papirüse yazılı iki sayfası Aramice uzmanı Hamza Hocagil`e götürüldü. Hocagil, kitabın Süryani alfabesiyle Aramice, yani Hz. İsa`nın dilinde yazıldığını söyledi. Kitap`ın Barnabas İncili olduğunu anlayan Hocagil, ilk cümleleri tercüme etti: `Ben Kıbrıslı Barnabius... Tespihe layık âlemlerin Rabbi`nden bir bütün olarak, Ruhu`l Kudüs`le Meşaha`ya vahyolunanı tıpkı İsa`dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum.`

Ve asıl hikâye bundan sonra başladı...

Varlığı özellikle Hıristiyan ve Müslüman ilahiyatçıları arasında da tartışma konusu olan `Barnabas İncili`nin ucu Ergenekon`a ve Genelkurmay Başkanlığı Özel Harp Dairesi`ne kadar uzandı... Bu iddialar, çalışmalarını ABD`de sürdüren araştırmacı-yazar Aydoğan Vatandaş`ın önümüzdeki günlerde Timaş Yayınları`ndan piyasaya çıkacak olan `Apokrifal` (Halktan gizlenen) adlı kitabında yer alıyor.

Yıl 1981... Yer Şırnak, Uludere...

Barnabas İncili`nin hikâyesi avdan dönen köylülerin Uludere yakınlarında bir mağaraya girmeleriyle başlıyor. Köpekleri mağarada kaybolan köylüler, köpeklerini aramaya başlıyor. Köpeğin sesi çok derinlerden geliyor; mağaranın içindeki bir kuyudan. Bir urgan alıp, kuyunun içine giriyorlar. Karşılaştıkları manzara ise tüyleri diken diken etmeye yetiyor. Köylüler, taştan yontma bir oda içerisinde bir lahit ve bazı eşyalarla karşılaşıyorlar.

Önce Hz. İsa`ya ait bir madalyonu çıkarıyorlar. Lahitin kapağını açıyorlar; bir ceset ve üzerinde bir kitap. Buldukları kitap Babat Aşireti Lideri Korucubaşı Hazım Babat`ın babası Ferhan Babat`ın eline geçiyor. Ferhan Babat`ın kitabın tarihi değerini anlaması uzun sürmüyor ancak kime götürdüyse kitapta yazılanları çözemiyor. Papazlar dahil kimse kitabın hangi dilde yazıldığını anlamıyor.

Bu kez Babat, kitabı satmak için girişimlerde bulunuyor. Dönemin Malatya Milletvekili İsmail Hakkı Şengüler`e bahsediyor kitaptan. Şengüler kitabı inceliyor ve kitabın önemini anlamak için iki sayfasını filolog Hamza Hocagil`e götürüyor...

Kayıp kitapla ilk temas

Hamza Hocagil, Aramice uzmanıydı. Aramice, Hz. İsa`nın ilk öğütlerini verdiği dildi. Hamza Hocagil, Türkiye`de bu dile vakıf birkaç kişiden biriydi. Hâlbuki Hıristiyan aleminin kabul ettiği dört İncil`den hiçbirinin Aramice orijinali yoktu. Tümü Grekçe`den yapılan tercümelerden oluşuyordu. En eskisi de dördüncü yüzyıla aitti.

Hocagil, papirüs üzerine yazılan sayfaları inceledikten sonra, yazının Arami dilinde ve Süryani alfabesiyle kaleme alındığını tespit ediyor. Ve kitabın ilk sayfasını tercüme ediyor: `Ben Kıbrıslı Barnabius... Tespihe layık âlemlerin Rabbinden bir bütün olarak, Ruhu`l Kudüs`le Meşaha`ya vahyolunanı tıpkı İsa`dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum.`

Hocagil, Malatya Milletvekili Şengüler`e heyecan içinde `Bu kitap Barnabas İncili` diyor. Ve Şengüler, Barnabas İncili`ni satın almak için Ferhan Babat`a 280 bin doları ödemeyi kabul ediyor. Hocagil`e göre bu eser, iki bin yıllık kayıp otantik İncil`di. İncil, Hz. İsa`nın vahiy kâtibi Aziz Barnabas tarafından yazılmıştı!

İncil, Özel Harp Dairesi`nin kasasında

Peki bundan sonra ne oluyor? İşte Hollywood filmlerine taş çıkartacak hikâye asıl buradan sonra başlıyor. Kitabın yazarı Aydoğan Vatandaş, Hamza Hocagil`le görüşüyor ve sır perdesini aralıyor. Hamza Hocagil yaşananları şöyle anlatıyor: `Ferhan Babat`la anlaşmaya varılmıştı. Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan`ın babası Mehmet Ali Arslan ile birlikte İncil`i teslim almaya gittik. Ancak o sırada beklenmedik bir şey oldu. İncil bize teslim edilemeden jandarmanın eline geçti. İki yıl boyunca jandarma karargâhında saklı tutuldu. Daha sonra Kemal Başer Paşa`dan alınarak Genelkurmay Özel Harp Dairesi`nin eline geçti.`

Hamza Hocagil, her şeye rağmen Barnabas İncili`nin peşini bırakmamıştı. Hocagil, dönemin başbakanı ve hemşehrisi Turgut Özal`a 1996 yılında konuyu açtığını söylüyor: `Konuyu kendisine anlattıktan sonra beni Özel Harpçi Orgeneral Sami Karamısır Paşa`ya gönderdi. Önce beni epey sorguladılar, amacımın ne olduğunu anlamak istiyorlardı. Ben kitabın sadece tercüme boyutuyla ilgilendiğimi söyledim. Ardından İstanbul Balmumcu`da bulunan Özel Harp Karargâhı`nda Sami Karamısır Paşa ve MİT Müsteşarlığı da yapmış olan ve hâlen hayatta olan Hayri Ündül Paşa`nın görevlendirmesiyle tercüme çalışmasına başladım.`

Bu görevlendirmenin ardından Hamza Hocagil Ankara`da bulunan, o zamanki adıyla Özel Harp Dairesi Başkanlığı`na gidiyor: `Kitabı ilk orada gördüm. Birkaç demir kapıyı aştıktan sonra ulaşılan bir yerdeydi. Kitap, 1987 yılında Sami Karamısır Paşa ve Hayri Ündül Paşa`nın bilgisi dahilinde İstanbul Balmumcu`da bulunan Özel Harp Karargâhı`nda tercüme etmem için bana verildi. Ben burada her gün tercüme çalışmalarını yapıyordum. Tercüme parası da bana Harp Akademileri Komutanı Nahit Şenoğul Paşa tarafından veriliyordu. Nahit Paşa daha sonra bana Harp Akademileri`nde Koruyucu Envanter dersleri de verdirtti. Bu süre içerisinde İncil`in 19 sayfasını Özel Harp Dairesi`ne bağlı subayların kontrolünde inceledim`

On Emir`in yerini bildiriyor

Hocagil, Barnabas İncili`nde nelerin yazdığıyla ilgili de şunları söylüyor: `Tevhitten başka bir şey yoktu. Zikrullah vardı. İbadet etmenin önemi, Allah`a eş koşmama, bu arada komşulara yardımcı olma, Lut Kavmi ile ilgili bazı uyarıcı bilgiler ile ilgili ibret alınmasını öğütleyen bir kıssa vardı. Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Ayette, `Bir peygamber gelecek, ona tabi olanlar, dolgun başaklar gibi olacak(!)` diyordu.`

Hocagil, Barnabas İncili`nin son sayfasında, Aziz Barnabas`ın bu incili dört nüsha olarak yazdığını ve diğer üç nüshanın da yerlerini belirttiğini söylüyor: `İnciller`in biri İsrail`de, diğeri Arabistan Yarımadası`nda diğeri ise Kuzey Irak`ta Süleymaniye Zaho taraflarındaydı. Orgeneral Nahit Şenoğul Paşa`nın verdiği Barnabas İncili`nin son sayfalarında Hz. Davut`un kendi eliyle yazdığı Aramca Zebur ve Hz. Harun`un bakır levhalara yazdığı On Emir`in nerede olduğuna ilişkin bilgiler de vardı.`

Veli Küçük adı burada da karşımıza çıktı

Hocagil, Hz. Davut`un Sarayı`nda bulunan İncili de tercüme ettiğini söylüyor: `Bu tercümeyi Almanca ve İngilizce olarak Yunanistan`daki Markos Yayıncılık için yaptım. Genelkurmay`daki İncil`le İsrail`de bulduğumuzun tek farkı tefsirli oluşuydu. Barnabas, Uludere`de bulunan İncil`e bazı şerhler düşmüştü. Tercüme parası olarak 15 bin dolara anlaşmıştım.`

Hocagil, Markos Yayıncılık`la aracı olanın ise ismini söylüyor. Bu isim, son günlerde adını sıkça duyduğumuz Ergenekon Soruşturması`nın bir numaralı sanıklarından: `Aracı, Adem Taşdemir`di. Taşdemir, Ergenekon`un kilit ismi Tuncay Güney`le birlikte `cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak` iddiasıyla gözaltına alınmış, daha sonra serbest bırakılmıştı. Taşdemir`in bir özelliği de Emekli Tuğgeneral Veli Küçük`ün yaveri olmasıydı!` Hamza Hocagil`in bir başka iddiası ise Barnabas İncili`nin hâlâ Genelkurmay Özel Harp Dairesi`nde olduğu yönünde...
Kitabin tamamini okumak icin http://www.barnabas-incili.com

15 Şubat 2009 Pazar

Ask Sevgi Bahane (cigdem baslak 'alinti' )


Sesini duyduğunuz anda avuçlarınız

terlemeye kalbiniz deli gibi çarpmaya

başlıyorsa...

Bu aşk değil HOŞLANMAKTİR.....................



Ellerinizi ondan

çekemiyor sürekli dokunmak sarılmak

istiyorsanız ...

Bu aşk değil ARZULAMAKTİR......................



Yanınızda bir tek o olduğu için onü

istiyorsanız....

Bu aşk değil YALNIZLIKTİR.........................



Herkes onunla olmanızı beklediği için

onunlaysanız...

Bu aşk değil SADAKATTİR..........................



Size sıcak , yakın davrandığı için

onunlaysanız.

Bu aşk değil KENDİNE GÜVENSİZLİKTİR........



Üzülmesini istemediğiniz için

onunlaysanız...

Bu aşk değil AÇIMAKTİR..............................



Ona değer

verdiğiniz için hatalarını hoş görüyorsanız..

Bu aşk değil ARKADAŞLİKTİR.......................



Bütün

gün ondan başka hıçbir şey

düşünmediğinizi söylüyorsanız..

Bu aşk

değil KOCA BİR YALANDIR.................



Onun iyiliği için kendinizden çok şey feda

edebiliyorsanız...

Bu aşk

değil YARDİMSEVERLİKTİR.................



O üzgünken sizin de kalbiniz acıyorsa

İşte bu

AŞKTİR......................................................................
..........



Tarif edemediğınız

bir çekim yüzünden ondan bir türlü kopamadığınızı

düşünüyorsanız.

İşte bu

AŞKTİR......................................................................
...............



O herkese

güçlü görünmesine rağmen

içindeki zayıflığı hissedebiliyorsanız..

İşte bu

AŞKTİR......................................................................
.................



Başkalarını da çekici bulmanıza rağmen

hiç pişmanlık duymadan onunla

kalmaya devam

edebiliyorsanız.

İşte bu



AŞKTİR......................................................................
...................



Bu yazıyı aşkı

Başka Şeylerle karıştırmasını istemediğiniz bütün

arkadaşlarınıza göndermeniz dileğiyle...



Bir ara gönderirim mi?

diyorsunuz,

İşte bu BAHANEDİR............................



Hemen gönderiyor musunuz ,

İŞTE BU iLETİŞİMDİR VE ŞAHANEDİR.........

12 Şubat 2009 Perşembe

UMIDINI KAYBETME '' o seni goruyor ''

Allah’a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne giden… Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah’a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman dans ede ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. "Allah’ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etti. Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı! "Benim burada olduğumu nasıl anladınız?" diye sordu bitkin adam kendisini kurtaranlara. Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı: "Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"

Canımızı sıkan, göz yaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı, bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten, ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz oluyor. Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz, zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor. Hikayede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş umudunun yeşermesi gibi, yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında… Acı, derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla barışıp onu çözümlemek, gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek… Kaynak: Sait Çamlıca

11 Şubat 2009 Çarşamba

Kadinlar (Ahhh su KADIN lar)


KADINMI...!!!!


Öperseniz beyefendi DEGILSINIZDIR,
Öpmezseniz adam DEGILSINIZ.
İltifat edersiniz "YALAN" der,
Etmezseniz bırakır GIDER.
Her isteğine evet derseniz KAREKTERSIZ olursunuz,
Karşı çıkarsanız ANLAYISSIZ.
Çok yanına giderseniz "SIKILDIM" der,
Az giderseniz küser.
İyi giyinirseniz "ÇAPKINSIN" der,
Dikkat etmezseniz zevksizlikle suçlar.
Kıskanırsınız "HUYUN KÖTÜ" der,
Kıskanmazsınız "SEVMİYORSUN" der.
Siz bir dakika geç kalın kıyamet kopar,
Kendisi bir saat gecikirse "BUNDA NE VAR???".
Arkadaşınızla buluşursunuz adı ihmal olur,
O buluşur "BİZİM KIZLAR" olur.
Siz başka kadına bakacak olsanız gözleriniz oyulur,
Başka bir adam ona baktığında adı "HAYRANLIK" olur.
Konuştuğunuz anda dinlemenizi ister,
Dinlediğiniz anda "NEDEN KONUŞMUYORSUN?" der.
Kısacası...
Sade ama çok karışık.
Zayıf gibi ama çok güçlü.
Akıl karıştıran ama hayranlık uyandıran
İnsanı çıldırtan ama mükemmel!
Bu arada tercümelerin de kadın gibi olduğunu belirtmek isterim...
Çok güzelse nadiren sadıktır,
Çok sadıksa da nadiren güzel...Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya
hafızalardaki hatıra yada
hayallerdeki ümittir. Hüsran ise, bir tek yerde
kabullenebiliyorum,
Yaşamak mümkünken yaşamamış olmakta…

7 Şubat 2009 Cumartesi

Kadinlar Erkekler hos bir derleme oldu


Ergenlik Sivilcesi: Testosteron hormonundan dolayi erkeklerde sivilce sorunu daha cok gorulur. Bu hormon yag bezlerini uyarir ve derideki gozeneklerin tikanmasina ve dolayisiyla sivilceye neden olur.

Spor: Erkekler daha hizli kadinlarsa dayanikli. Bilirim

Kan: Erkeklerde 4.5 kadinlarda 3.6 litre kan vardir. Erkek kani daha koyu kivamlidir bir damlasinda 1 milyon kan hucresi var. Toplam olarak erkeklerde 1 santimetrekup kanda 5 milyon alyuvar vardir bu da kadinlara kiyasla yuzde yirmi fazlalik demektir. Erkeklerin tansiyonu da kadinlardan yuksektir: 140/88. Bu deger kadinlarda 130/80'dir.

Aids: Her dort AIDS hastasindan sadece biri kadin. Nedeni ise kadinlarin baskin olan X krozomundan iki tane tasimasi

Yuzme yetenegi: Kadinlar derilerinin altindaki yag tabakasi nedeniyle daha iyi yuzerler.

Su: Erkek vucudunun yuzde 70'i kadinlarin yuzde 60'i sudan ibaret.

Duyu organlari: Kadinlarin isitme ve koklama duyulari daha guclu. Erkek gozu ayrintilari daha iyi secer.

Enerji harcamasi: Erkekler hareketsiz halde vucudun metrekaresi basina ortalama 39.5 kalori yakarlar. Kadinlar ise 37 kalori.

Yag:Erkek vucudunun yuzde 15 kadinlarinsa yuzde 27'si yagdir

Dirsekler: Kadinlar erkeklere kiyasla kollarini dirsekten 6 derece fazla acar.

Kromozomlar: Erkek ve disilerde toplam 46 kromozom vardir. Erkeklerin cinsiyet hormonu XY kadinlarin XX'tir.

Saclar: Kadinlarin saclari daha sIk ve daha direnclidir.
Deri: Erkeklerin toplam 1.8 metrekare kadinlarin 1.6 metrekare derileri vardir.

Masturbasyon: Erkeklerin yuzde 93'u kadinlarin yuzde 62'si kendini masturbasyonla tatmin eder.

Antikorlar: Kadinlar daha cok antikor uretirler bu yuzden virus hastaliklarina daha seyrek yakalanirlar.

Aglamak: Kadinlar erkeklerden 5 kat fazla aglarlar.

Beyin: Erkek beyni yuzde 14 daha agirdir.

Dolleyebilme yetenegi: Erkeklerde sicakligin artisiyla dolleyebilme yetenegi azalir. Kadinlarin dollenmeye musait oda sicakligi 17 derece.

Safra kesesi tasi: Kadinlarin yuzde 20'sinde erkeklerin yuzde 8'inde tas var.

Yaslanma: 55 yasindaki bir kadin bedensel gucunun yuzde 90'ina sahiptir. Oysa erkek gucunun sadece yuzde 70'ine sahiptir.

Kaslar: Erkekler kadinlardan yuzde 50 oraninda fazla kas gucune sahiptir.

Yasam suresi: Erkeklerin ortalama omru 71.5 yil kadinlarin 78 yildir.

Vucut olculeri: Erkek ortalama 175 cm boyunda ve 73.5 kg agirligindadir. Gogus cevresi 98.5cm beli 80.4cm'dir. Kadin ortalama 160 cm boyunda olup 61.2 kg'dir. Gogus cevresi 90.1; kalca genisligi 96.5 cm; beli 74.3 cm'dir.

Adem elmasi: Girtlaktaki adem elmasi adli cikinti erkeklere hastir.

Solunum: Erkekler dakikada ortalama 16 kez soluk alip verir. Kadinlar 20-22

Başarı: Başarılı bir erkek karısının harcayabileceğinden fazla para kazanan erkektir. Başarılı bir kadın böyle bir erkeği bulabilen kadındır.

Stil:Erkekler sabah uyandıklarından akşam yatağa girdikleri ana kadar iyi görünümlüdür. Kadınlar her nasılsa gece boyunca çirkinleşirler.

Parayı idare etme:
Erkek istediği 100 bin liralık bir şey için 200 bin lira öder. Kadın istemediği 200 bin liralık şey için 100 bin lira öder.

Mutluluk:Bir erkekle mutlu olmak için onu çok anlamak, az sevmek gerekir. Bir kadınla mutlu olmak için onu çok sevmek ve hiç anlamaya çalışmamakgerekir.

Evlilikten beklentiler: Bir kadın bir erkekle onun değişeceğini umarak evlenir, ama o değişmez. Bir erkek bir kadınla onun değişmeyeceğini umarak evlenir, ama o değişir.

Evlilik kararları:
Erkek yorulduğu için evlenir. Kadın meraklı olduğu için evlenir. İkisi de hayal kırıklığına uğrar.

Evlilik ve gelecek:Kadın bir koca buluncaya kadar gelecekten endişe eder. Erkek evlenecek bir kadın buluncaya kadar gelecekten endişe etmez.

Hatıralar:Kadın daima onunla evlenmek istemiş olan erkeğin anısını yaşatır. Erkek daima evlenmediği kadının anısını yaşatır.

Kadınları anlamak:
Erkeğin kadını anlamadığı iki dönem vardır: Evlilikten önce ve evlilikten sonra.

Kadın ne ister?:İnsanın karısını mutlu kılmak için iki şeye ihtiyacı vardır: Kadının kendi bildigi gibi davrandığını sanmasını sağlamak. Kadının kendi istediği gibi davranmasına izin vermek.

Uzunluk: Evli erkekler bekarlardan daha uzun yaşarlar, ancak evli erkekler ölümüdaha çok arzularlar.

Hatalar:Evli bir erkek hatalarını unutmalıdır: İki kişinin birden aynı şeyi hatırlamasına gerek yoktur.

Savaş:Herhangi bir tartışmada kadın daima son sözü söyler. Bundan sonra erkeğin söylediği her söz yeni bir tartısmanın başlangıcıdır.

6 Şubat 2009 Cuma

Turkce ' nin guzelligi


Türkçe'nin güzelliği ve geçerliliği üzerine şimdiye kadar rastladığım en akıl dolu yazı. Yeni
üye olduğum grubumuzla paylaşmak istedim.
Türkçe'nin Matematiği
yazan: A. Cüneyd Tantuğ ? son değişiklik: 2006-03-02 11:06
Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir
zihin jimnastiği
"Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe'yi en zengin kullananlardan Yaşar
Kemal'in romanları 3.500 kelimeyi geçmez" görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira
Türkçe'nin Fransızca?ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce'ye, Almanca?ya,
İspanyolca?ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe'nin
daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey
anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak,
gereği yoktur.
Başka bir dilden Türkçe'ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam
farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk
bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller
kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya,
yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe'de anlamları sözlükteki tanımlar değil,
kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe'nin, referans olmak
üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne
sürülebilir.
İngilizce-Türkçe sözlükte "sick", "ill" ve "patient"ın karşısında hep "hasta" yazar. Bu
bağlamda ingilizce?nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak,
aradaki farkların Türkçe'de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: "doktor
falanca beyin hastası olmak", "böbrek hastası olmak", "internet hastası olmak", "filanca
şarkının hastası olmak" arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
3+5=
12+5=
38+5=
yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı "+5" yazdığı halde!
Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe'de de hepsinde aynı "hastası olmak" ifadesi geçtiği halde
sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe'nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar.
0'dan 9'a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı
virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer
özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık
değiştirmiş halidir.

Türkçe'deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş
olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe'ye girecek fiillerin nasıl
çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor
olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği
öğrenildiğinde, sadece "x=6", "y=23" olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün
denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce?de "go", "went" olurken "do", "did" olur. Çoğul ekleri için de durum
aynıdır: "foot", "feet" olurken "boot", "beet" değil "boots" olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı
yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

Türkçe'de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir.
Türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği "alma" olması
gereken meyve isminin "elma" biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise
neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve
kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi
somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı
sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1'leri kullanmak yeterlidir. İzleyen
örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.


Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
ev........ler.......evler
1.0.......0.1......1.1

Türkçe'deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil
olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1'dir (kelime
kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe'de
başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi
söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece "ler" dediğinde, alacağı tepki: "anladık ler de,
neler?" türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin
çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade
kırmızı
0.1.0
kıp kırmızı
1.1.0
kırmızı msı
0.1.1
kıp kırmızı msı
1.1.1

Türkçe'deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç
değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem
kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. "Güneş doğmazdan az
önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı +msı; [1.1.1]) bir renk aldı" dendiğinde, herkes
neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer
almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2
bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:


011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman


kök kişi matematik ifade

yeterlilik...................Oku (y)abil dim................................= 1.1.0.01.0.0.011
olumsuz................... Oku (y)a ma z mış sın......................= 1.1.100.0.1.010
zaman.................. Gel me (y)ecek ti..................................= 1.0.1.10.1.0.000
zaman...................Git me di k........................................... = 1.0.1.01.0.0.111
hikaye...................Şaşır abil ecek ti niz ............................= 1.1.0.10.1.0.110
rivayet...................Bil (i)yor lar........................................ = 1.0.0.11.0.0.100

kişi

tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman "di'li geçmiş" ve "miş'li geçmiş"
olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin
içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...) Sıralaması da rasgele değildir.
Türkçe cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en
sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/
uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel
olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar
haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

"dün ahmet camı kırdı" cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir
değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle
matematik değer
0001
matematik değer
0011
matematik değer
0111
matematik değer
1111

1 dün ahmet camı kırdı.
2 dün camı ahmet kırdı.
3 ahmet dün camı kırdı.
4 ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün ahmet kırdı.
6 camı ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
1. Cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
3. Cümle: ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).
4. Cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor
olabilirdi).
5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
6. Cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep 'i' haliyle "camı" olarak kaldı; fiil
hep 3. Tekil şahıs, di'li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi
cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001'den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise
hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik
değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri
değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip
değiştirmek (edilgen kip - passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler
eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe'nin ne tarafı
ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe'nin bu özelliğini "insanlar kendilerine ulaşan
mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz,
bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı
mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi
bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile
ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu
özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O
nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. "Türkçe çok
lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder
gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir
dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe'nin, bu
dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-
batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi,
kötü işleyen bir "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon! " süreci bu çatışmayı kendi içinde bir
takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde
"asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta
çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır.
Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin
kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi
anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan
mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden,
olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini
öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş
gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada
gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi
içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti.
Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece
gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem
de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vb.)
oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri
yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza,
böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken,
bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak
gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç
görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe'nin yanısıra okulda
öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı
olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı
durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması
gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak
sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi
algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya
veya başka bir ifadeyle "sezdikleri gibi algılamaya" yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan,
kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne
kadar "herkesçe bir örnek" algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel
sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir
türlü Türkiye?de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim
alanları için geçerlidir. Yunus Emre?nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları
arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü
olarak aktarılmasının ardında Türkçe?nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi
vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini
duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman
gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce
sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından
başarısız kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi
konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap
edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

4 Şubat 2009 Çarşamba

YouTube ’un en fazla izlenen videolar

9 Mayıs 2007′den itibaren YouTube’un en fazla izlenen videoları (10 milyon’dan fazla izlenen) şunlarmış:

1. 48.15 milyon – Evolution of Dance – Judson Laipply

2. 25.53 milyon – Famous Last Words – My Chemical Romance

3. 23.47 milyon – Pokémon Theme Music Video – Ian Hecox ve Anthony Padilla

4. 22.28 milyon - Girlfriend - Avril Lavigne

5. 21.47 milyon – SNL Digital Short - A Special Christmas Gift (Uncensored) – Saturday Night Live

6. 20.09 milyon – Guitar – Jeong-Hyun Lim

7. 18.12 milyon – Shoes – Liam Kyle Sullivan

8. 17.32 milyon – Quick Change Artists on America’s Got Talent – America’s Got Talent

9. 16.82 milyon – OK Go - Here It Goes Again – OK Go

10. 14.65 milyon – Hahaha – BlackOleg

11. 14.78 milyon – Hey clip – Tasha and Dishka

12. 14.51 milyon – Free Hugs Campaign – Juan Mann

13. 13.51 milyon – Real Life Simpsons Intro – The Simpsons

14. 13.42 milyon – Urban Ninja – Trickster Xin of EMC California

15. 13.22 milyon – Ronaldinho: A Touch of Gold – Nike

16. 11.79 milyon - Cupid’s Chokehold - Gym Class Heroes

17. 11.09 milyon - Say It Right - Nelly Furtado

18. 10.90 milyon - Irreplaceable - Beyonce

19. 10.87 milyon – lion sleep tonight – Pat & Stanley

20. 10.46 milyon - muffins - Liam Kyle Sullivan

En çok izlenen Türk videosuda Tuğba Özay’ın bu ve bu videosu ardındanda Ajdar geliyor.diğer videoları izlemek için google da ismini aratmanız yeterli. Kaynak; Wikipedia

TASARRUF


'5 yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,
-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim.
Bir otele indim.
Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın.
Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
-Şu andan itibaren der,
-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

BİR GÜN...


Bir gün...bir kozada küçük bir delik açildi...ve bir adam...bedenini bu küçücük delikten
çikarmaya çalişan kelebeği saatlerce seyretti...Sonra...kelebek sanki daha fazla
ilerlemek istemiyormuş gibi durdu...Sanki...ilerleyebileceği kadar
ilerlemişti ve artık daha fazla ilerleyemiyordu....Ve adam...kelebeğe
yardım etmeye karar verdi...Eline bir makas aldı ve kozayı keserek deliği
büyüttü...Kelebek kolayca dışarı çıktı...Fakat bedeni kocaman ve
kanatları kuru ve buruşuktu...

Adam...kelebeği izlemeye devam etti...çünkü zamanla kanatlarının büyüyüp
bedenini taşıyabilecek kadar genişleyebileceğini umut ediyordu...
Fakat bu olmadı!..Gerçekte...kelebek ömrünün geri kalanını
kocaman bedeni...kuru...buruşuk kanatları ile etrafta sürünerek geçirdi...

Uçmayı hiç başaramadı...Adamın bu aceleci iyiliği içinde
anlayamadığı...bu kısıtlayıcı kozanın ve
kelebeğin o küçücük delikten dişari çıkmak için verdiği mücadelenin...
kelebek için gerekli olduğuydu...çünkü bu...Tanrı'nin...yaşam
sıvısının kelebeğin bedeninden kanatlarına doğru
akmasını sağlamak için bulduğu yoldu...böylece kelebek kozadan
kurtulduğu anda uçmaya hazır olabilecekti...

Güç istedim...
Ve Tanrı...beni güçlü yapmak için karşıma zorluklar çıkardı...

Bilgelik istedim...
Ve Tanrı bana çözmek için sorunlar verdi...

Zenginlik istedim...
Ve Tanrı çalişmak için bana beyin ve güçlü kaslar verdi...

Cesaret istedim...
Ve Tanrı üstesinden gelmem için bana tehlike verdi...

Sevgi istedim...
Ve Tanrı yardim etmem için bana sorunlu insanlar verdi...

İyilik istedim...
Ve Tanrı bana fırsatlar verdi...

İstediğim hiçbir şeyi elde etmedim...İhtiyacım olan
herşeyi elde ettim...

Kaz Gondersem Yolarmisin


Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
Padişah, ihtiyarı selamlamış:
"Selamünaleyküm ey pir'i fani..."
"Aleykümselâm ey serdar'ı cihan..."
Padişah sormuş:
"Altılarda ne yaptın?"

"Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..."

Padişah gene sormuş:
"Geceleri kalkmadın mı?"
"Kalktık... Lakin ellere yaradı..."

Padişah gülmüş:
"Bir kaz göndersem yolar mısın?"
"Hem de ciyaklatmadan..."

Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş:
"Ne konuştuğumuzu anladın mı?"
"Hayır padişahım..."

Padişah sinirlenmiş:
"Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım."

Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
"Ne konuştunuz siz padişahla..."

Adam, baş veziri şöyle bir süzmüş:
"Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim."

Baş vezir, yüz altın vermiş.
"Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu."
"Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi."

Vezir kafasını kaşımış.
"Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?"

Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
"Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim."

Vezir bir soru daha sormuş...
"Geceleri kalkmadın mı ne demek?"

Adam bir yüz altın daha almış.

"Çocukların yok mu diye sordu… Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim..."

Vezir gene kafasını sallamış.
"Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..."

Adam gülmüş.
"Onu da sen bul..."

Sadece Filimlerde Gorecegin Seyler


1. gitmek istediğiniz binanın karşısında veya önünde kolaylıkla park edecek bir yer bulabilirsiniz

2. taksiye para verirken, cüzdanınıza bakmayın rasgele elinize bir miktar para alın kesinle doğru miktarda para vermiş olacaksınız.

3.televizyon veya radyo haberleri doğrudan sizinle alakalı, sizi de etkileyecek bir haberdir.

4.her kapıyı bir kredi kartıyla veya ataçla açabilirsiniz. ancak bu içerde çocuk bulunan yanan bir binanın kapısıysa işler değişir

5.eğer birden sokakta içinizden dans etmek geldiyse, herkes önceden o kareografiyi çalışmış gibi size katılır.

6.bütün bombaların üstünde, kocaman kırmızı rakamlar olan elektronik bir ekranla beraber gelir. böylece ne zaman patlayacağını bilebilirsiniz.

7.eiffel kulesi paris’te her binadan her pencereden görülebilir.

8.her polis memuru emekliliğine bir kaç gün kala hayatında hiç olmadığı kadar ölüme yaklaşır.hele ki ailesi onun için bir parti düzenliyorsa

9.arabalar asla benzine ihtiyac duymaz, eğer ki biryarışa katıldılarsa ortasında bitebilir ama

10.her yalnız kadının bir kedisi vardır.

11.eğer birden fazla düşmanla çevrilmiş bir kareteciyseniz, düşmanlarınız siz ortada dans ederken teker teker saldırmayı tercih ederler.

12.bir alman askeriyle konuşmak için almanca bilmenize gerek yok, alman aksanıyla ingilizce konuşsanız o sizi anlar. hatta nazi kampındaki

alman askerleri kendi aralarında ingilizce konuşmayı tercih ederler. bu uzaylılar içinde geçerlidir.

13.eğer telsizi kapattıysanız, tam o anda birinin size ihtiyacı olacaktır

14.arabalar tek kurşunla patlar.

15.eğer birileri tarafından kovalanıyorsanız, elbet aralarına karışıp kendizi kaybettirebileceğiniz bir festival kalabalığı bulabilirsiniz.

16.havalandırma sistemleri bir binadaki en iyi saklanma yerleridir. hiç kimse oraya saklandığnızı tahmin edemez ve bütün binayı rajatlıkla
dolaşabilirsiniz.

17.her savaştan sağ salim çıkabilirsiniz taki sizi bekleyen birinin fotoğrfını başkasına göstermedikçe.

18.bir kişi 20 kişiye ateş açınca onun hepsini öldürebilme ihtimali, 20 kişinin bir kişiyi öldürme ihitmalinden yüksektir.(buna stallone kanunu
denir)

19. ışığı kapatıp yatağınıza gideceğinizde, odanız yine de aydınlıktır önünüzü görebilirsiniz.

20.çirkin bir kız birden bir sinema yıldızına veya okul balosundaki güzellik yarışmasında birinciye dönüşebilir. tek yapması gerek gözlüklerini

çıkarmak ve biraz da saçları dağıtmak.

21.sadece basit bir kurşunla öldürebilecekken,, megalomanyak kötü insanlar onları ya bir füzeye bağlari ya zehirli bir gaz ile, lazerle veya

köpek balıklarının içine atarakdüşmanını öldürmeyi tercih eder.

22.elektrikli bir testereyi ihtiyacınız olduğu her an bulabilirsiniz.

23.amerikada her gaz istasyonunda arka cebinde kırmızı bir bez taşıyan bir pompacı olur.

24.her polis araştırmasında en az bi kere bir gece kulübüne gitmek gerekir.

25.üflemeli çalgılar hariç herhangi bir müzik enstüramnını parmaklarınızı oynatmadan çalabilirsiniz....

26. Bilgisayarda şifre kırmak en fazla 15 dakika sürer.

27.Bilgisayar kullanmak için asla fareye ihtiyaç duyulmaz ayrıca ekrana bakmayada gerek yoktur

28. Telefondan sadece 1 tuşa basarak istedikleri kişiyi arayabilirler ve telefonun bağlanması en fazla 3 saniye sürer

3 Şubat 2009 Salı

Tayyip Erdogan Aysel Ketenci Sabahattin Önkibar Melih Gökçek


Aysel Ketenci Tayyip Erdoğan'ın halasının kızı. Aysel Ketenci'nin eşi Osman, Erdoğan gibi aslen Rizeli. Taksileri var. Kasımpaşa Huzur Taksi'nin işletmecisi olarak tanınıyordu. Aysel-Osman Ketenci çifti, 2001 yılında kızları Esma'yı Burak Erdoğan ile evlendirince, Tayyip Erdoğan ile akrabalıklarını iyice pekiştirmiş oldular. Burak ile kayınpederi Osman, Turkuaz Gemicilik'te ortaklar. Ketenci ailesi diğer kızları Şehriban'ı ise, 2007 yılında, şimdilerde Deniz Feneri davası ile yıldızı parlayan Kanal 7'nin patronu Zekeriya Karaman'ın oğlu Habib ile evlendirdi. Medya, Başbakan Erdoğan ile Zekeriya Karaman arasındaki bağı, bu dolaylı akrabalık ilişkisiyle kısıtlı ele alıyor. Bundan cesaret alan Erdoğan da, ' Milletten Deniz Feneri numarası ile tırtıklanan paralarla Kanal 7 kurulmuşsa ve başında Zekeriya Karaman varsa, Ankara temsilciliğini yıllarca Zahid Akman yapmışsa bana ne ? ' havalarında. Ama acaba Erdoğan ile Karaman'ın ilişkisi, ortak bir dünüre sahip olmakla mı kısıtlı ve tüm bu adı geçenler birbirini yeni mi tanıdı ? Elbette değil. Haftalar, hatta aylardır bir gazeteci Tayyip Erdoğan ile Zahid Akman, Zekeriya Karaman ve Kanal 7 arasındaki ilişkiyi, bu ilişkinin ne kadar eski olduğunu, bir anısını aktararak yazıyor… ama herkes kulağının üzerine yatmakta. Söz konusu gazeteci Sabahattin Önkibar. Tanıklığının önemi, bir zamanlar 'sağ' kesimle çok yakın ilişkiler içinde bulunmasından kaynaklanıyor. Yakınlığı o derecede ki, Melih Gökçek kendisine 'Sebo' diye hitap etmekte. Sabahattin Önkibar'ın (Sebo'nun) ilk kez 3 Ocak 2008'de yazdığı, 4 Eylül 2008'de de yinelediği anıyı okuyalım : Yıl 1993.O yıllarda RP mebusu olan Melih Gökçek arar ve aramızda şu diyalog geçer:- ' Sebo, Tayyip Erdoğan'ı tanıyor musun? Partimizin İstanbul İl Başkanı.' - Tanırım hemşerimdir. Niçin sordun ?- 'Ya kendisi yarın Ankara'ya geliyor. Bir özel TV kurma konusu var. Sen TGRT'nin kuruluşundan tecrübelisin, sana bazı teknik sorular soracaklar. Öğlen yemekte beraber olabilir miyiz ?' - Elbete oluruz, ama Tayyip bey Ankara'ya misafir geliyor, ayıp olur, davet sahibi ben olayım. Yarın öğle için Büyük Ankara Oteli'nde yer ayırtıyorum.- 'Tamam Sebo, yarın öğlen buluşuyoruz.' Yemekte buluştuk...Yemekte o güne kadar görmediğim ve tanımadığım iki isim daha var.Sanki Tayyip beyin asistanları gibi…Peki kim midir bunlar ?Zekeriya Karaman ile Zahit Akman.Bugün bunlardan biri Türkiye'nin en önemli TV kanallarından birinin (Kanal 7) sahibi, diğeri de Türkiye adına TV'lerin devlet komiseri.Tam burada duralım ve soralım: Zekeriya bey, bugün değeri yüzlerce milyon dolar olan ve o günün şartlarında kuruluşu da abartısız 200 milyon civarı kaynak gerektiren bu TV'ye söyler misiniz hangi kaynakla sahip oldunuz?Evet kamu adına, inanç adına, ahlak adına, vicdan adına soruyorum bu parayı nereden buldunuz ?Siz ki Kanal 7 öncesinde maaşla çalışan sıradan bir insandınız. Piyango mu çıktı, define mi buldunuz, nereden geldi bu paralar ? ' Sebo'nun ' Nereden geldi bu paralar ? ' sorusu Almanya'daki yargılama ile bir ölçüde yanıt bulmuş oluyor. Şimdi şu soru açıkta; ' Kanal 7'yi kurup yönetecek olanların, Zekeriya Karaman ile Zahid Akman'ın önüne düşüp iş takip eden Erdoğan bu çarkın neresindeydi ?' Bu konu kapatılacaktır. Sebo'nun tanıklığı da duymazdan gelinecektir. Ama sizin haberiniz olsun.

Mehmet OZ


Ünlü kalp cerrahına kalp hastalıklarıyla mücadele için tüketilmesi gereken ve kesinlikle uzak durulması gereken yiyeceklerin neler olduğunu soruyoruz.
Öz, “Kalp sağlığını korumak için şunları tüketmeniz gerekiyor. Birincisi, sağlıklı yağlar. Bunlar balık yağı, ceviz, fındıkta bulunan yağlar.
Onları beğenmiyorsan o zaman Omega 3'ü hap olarak alabilirsiniz. İkincisi yediğiniz yağların kızartılmamış olması gerekiyor.
Dükkanlarda satılan, aylar önce yapılmış yağları kullanmayın. Niye, çünkü o yağları korumak için trans yağ yapıyorlar.
Yani kimyasal maddeler ekliyorlar ki o yağlar bozulmasın. Çok fazla şeker yiyoruz Türkiye'de. Şekerler sırf pasta içinde gelmiyor. Ayrıca beyaz ekmek, ilave edilen beyaz şeker, bir çayın içinde mesela, onlardan uzak durmamız gerekiyor.
Yediğimiz şekerler meyva tarzında gelsin,” diye konuşuyor. Kalp hastalıkları oranını düşürmek için sporun da şart olduğunu hatırlatan Mehmet Öz, “Hergün yarım saat yürüyüş, ayrıca bir saat kadar da haftada terlemen gerekiyor. Son olarak düşünce tarzını değiştirebilirsen dünyaya karşı. Stres mühim değil, algılanan stres daha mühim. Onun için etraftaki insanları daha çok sevgiyle karşılayabilirsen, o zaman kalbinizi korumuş olursunuz,” diyor.

Kendi hayatında algılanan stres miktarının çok düşük olduğunu vurgulayan Mehmet Öz, bitmek bilmeyen enerjisini geceleri en az 7 saat uyumaya, düzenli spor yapmaya ve mesleğine verdiği öneme borçlu. Ünlü doktorun yoğun çalışma temposuna gelecek yıl kendi televizyon programının da eklenmesi bekleniyor.

1 Şubat 2009 Pazar

Mega Vehicles: PM Rides 5 of America’s Largest Moving Machines



Caterpillar 797B
• Rear-wheel-drive, six-wheel dump truck
HEIGHT: 23 ft 3 in. (at roof) | WEIGHT: 687.5 tons
ENGINE: 3370-hp 117-liter V24 diesel with 12,170 lb-ft of torque
MEGA FACTOR: 3 ft 6 in. of ground clearance
Caterpillar 797B
It’s just like the pickup in your garage—only this truck’s torque equals that of a half-dozen semi tractors. The axle assembly (top) is the size of an F-150.

In the world of mining trucks, there’s an ongoing dispute about exactly which one is the largest. Many of these beasts are equipped with electro­mechanical drivetrains, like a locomotive. But not this massive Cat. The 797B uses the same kind of direct mechanical drive as, say, a Chevy Silverado. So in terms of conventional powertrains, this is the largest. “It’s just a big yellow truck,” says Mark Richards, marketing supervisor for Caterpillar’s large mining trucks division. A big yellow truck powered by a V24 diesel that generates 3370 hp and a mind-boggling 12,170 lb-ft of torque.


TLD DBL-110
• Boeing Dreamlifter cargo loader
HEIGHT: 33 ft with deck extended | WEIGHT: 110 tons
ENGINE: 325-hp twin Cat diesels with 1880 lb-ft of torque
MEGA FACTOR: Can move 68 tons of cargo at up to 10 mph
TLD DBL-110
The 110-ton TLD DBL-110 loader can handle 68 tons of cargo. The deck, which is one-third the length of a football field, can be elevated to a height of 33 ft.

Boeing’s wide-body airliner assembly plant in Everett, Wash., is the largest building on Earth by volume—472,370,319 cu ft. Big things here are almost pedestrian. Even so, the 118-ft-long, 32-wheel TLD DBL-110 cargo loader stands out. Way out. “That’s DBL,” chief operator Chris Dailey says, “as in Darn Big Loader.” Actually, darn big is an understatement: This is the largest aircraft loader, period. The DBL-110 is the ground link in the supply chain for production of Boeing’s new 787 Dreamliner. The manufacturing of 787s is global, so the challenge was to orchestrate final assembly in Everett. Suppliers fly in parts on a fleet of three modified 747-400s called Dreamlifters. The DBL-110 is then used to offload wings, fuselage sections and tailpieces through the swing-away tails of the 747s. The DBL’s cargo deck is identical to the deck of the 747—whatever fits inside the aircraft fits onto the loader. Its cab is stuffed with monitors, hydraulic deck controls and a laser sensor that aligns the loader with the plane. However, it’s the operator who guides the loader up to the aircraft, not a computer. And the two vehicles never make contact. Freight moves from the plane’s belly across an inch-wide gap and onto the loader’s rails.




Oshkosh Striker 4500
• Eight-wheel-drive Aircraft Rescue Fire Fighting Apparatus
HEIGHT: 12 ft 6 in. | WEIGHT: 58 tons
ENGINE: 950-hp Cat diesel with 2400 lb-ft of torque
MEGA FACTOR: Sprays 1250 gal per minute from 4500-gal tank.

The Striker is designed to extinguish blazes, but with 17 in. of clearance, 16 in. of wheel travel and differential locks, it would be at home on a 4wd trail too. (Photograph by Nathaniel Welch)

“Sure, they look glamorous,” says Portland, Ore., airport firefighter Pete Hallenius as his department’s new “Slime Lime” Oshkosh Striker 4500 emerges from the fire station, “until you have to wash them.” The $1 million Striker 4500 is the airport’s newest firefighting vehicle—a 58-ton colossus that can cross tarmacs at 70 mph to reach a burning aircraft and can fight that fire longer than any other Aircraft Rescue Fire Fighting apparatus. “We always know where we’re going,” firefighter Ken Edwards says as he moves into the center driver’s seat. “Each of the trucks has its assigned spot if there’s a crash. We don’t leave anything to chance.”


The LeTourneau’s massive bucket is 24 ft wide­. So, in a schoolboy’s fantasy, it could easily swallow two 1970s Cadillac Fleetwoods piled on top of one another and lift the sedans 45 ft in the air before dumping them. (Photograph by John Burcham)

Asarco’s open-pit Ray Mine in Arizona is so rich in copper that water sprayed on its dirt roads to keep down the dust instantly turns green as the ore oxidizes. If you stand at the bottom of the mine, which covers more than 50,000 acres, and look up at its high, tiered walls, you travel back in time to the top shelf, where the first cuts were made a generation ago by men with picks and shovels. Here at the bottom, though, the world’s largest wheel loader—the LeTourneau L-2350—gulps 75 tons in a single bite.



It took six months for PM to track down America’s largest moving machines. These monster trucks and wheel loaders include a front-end loader that scoops 75 tons, a 950-hp fire truck and more. We hitched sky-high rides and took some of these intimidating rides for a spin.

MIT Unveils Intelligent Robot Forklift for War Zones


The new, U.S. Army–funded forklift robot recognizes voice commands, can learn the layout of a makeshift warehouse and operate out of doors. It may be able to save lives on the field and make warehouse work more efficient at home.

Researchers at the Computer Science and Artificial Intelligence Laboratory have been testing a system designed to load and unload trucks autonomously, to be used in dangerous places such as war zones. (Photograph by Jason Dorfman)

Robots are becoming more common—they may not have scary lasers and godlike artificial intelligence, but they're taking over all the same. The proliferation of autonomous machines—the robot uprising, if you will— has brought nothing like the hostile army feared by science fictions writers. Rather, uncomplaining machines have taken over the jobs we'd rather not do: disarming bombs, barging into hostage standoffs, and cleaning floors and gutters. Now, MIT's latest robot tackles another unsavory task: driving forklifts in a war zone.

Inauguration Day From Space


As promised, here are stunningly clear satellite images of the tops of some two million heads during today’s inauguration. These images were snapped at 11:19am today by GeoEye-1, the most powerful commercial imaging satellite in the sky, from 423 miles above the trampled grass on the National Mall.

GeoEye-1’s optics allow it to discern objects about 16 inches in size, or about the size of home plate. You might notice, though, that the people in these photos look smaller than they should at that resolution. That’s because current U.S. Licensing restrictions require that the GeoEye-1’s images be resampled to roughly 19.6-inch ground resolution. Boo that.

Still, these images are fantastic. I have to wonder, though, what was the deal with the weird crowd shapes around the Washington Monument? And doesn’t the crowd look a little thin in some of the prime spots, like just behind the reflecting pool in front of the Capitol Building, or that patch in front of the western side of the National Gallery of Art. Anyone there who can help figure this out? Can you spot your head?

Yurdum insani


Çocuklar kimden?
Annemle babam tartışıyor. Tartışma esnasında annemin kafası o kadar çok karışıyor ki, kendisini aldatmakla suçladığı babama “O çocuklar benden mi??” diyor! Zaten tartışma o anda bitiyor, gülmekten tabii.

Nur topu
İşyerinde küpe takan erkek arkadaşımıza babasından yorum: “Bir zamanlar nur topu gibi oğlum vardı; nuru gitti, topu kaldı!”

Düz mantık
Eğer bir sokakta yürüyorsanız ve camında ”Bu ev kiralıktır” yazılı bir evin yanından geçip birkaç adım sonra önüne geldiğiniz bir başka evin camında ”Bu da” yazısını görürseniz bilin ki Trabzon’dasınız.

Toplamda
Geçen gece nöbetteyken acile 3 yaşında, para yutmuş bir hasta geliyor. Babasına ne kadar yuttuğunu soruyoruz; “1 YTL” diyor. Yapılan tetkikler sonucunda bir adet 50 Kuruş ve iki adet 25 Kuruş tespit ediyoruz. Baba bir şekilde haklı olduğu için sadece aramızda gülüşerek konuyu kapatıyoruz.

Helallik
Tatile giden, hayat dolu yaşlı teyzemiz güya helalleşiyor. “Hadi çocuğum, hakkınızı helal edin, hayat bu; siz ölürsünüz ben göremem, veya siz kör olursunuz beni göremezsiniz…”

Hevesli
Kardeşime araba kullanmayı öğretiyorum. Çok hevesli… Bana; “Abi çok kolay yaa, aynı bilgisayar oyunu gibi!” diyor. Cevabım; “Hııı… Ama tek canın var…”: )

Sütün faydaları
Sabah erken okula gidecek oğlumu uyandırmadan önce, kalkar kalkmaz içsin diye hazırladığım sütün bardak ebadını o kadar abartmışım ki, henüz uyanmaya çalışan, tek gözü açık oğlumdan gelen cümle: “İneğin kendisini getirseydin bari.”

Emniyet kemeri
Nişantaşı-Kadıköy dolmuşu için bekliyoruz. Bir taksi geliyor dolmuş yerine. Ön koltuğa oturan kadın her normal insan gibi emniyet kemerini takıyor. Ancak şoför amcamız emniyet kemerinin iyice ortaya çıkardığı dekolteye bakmaktan yola bakamadığı için bir müddet düşünüyor ve içini çekerek kadına sesleniyor. “Abla, çıkar emniyet kemerini, böylesi daha emniyetli hepimiz için.”