Lokman Hekim’e hastasını tedavi ettiren kişi, “Daha çabuk iyileşmesi için hastamıza ne yedirelim ne yedirmeyelim?” diye sorunca, Lokman Hekim şu cevabı verir; "Acı söz yedirmeyin de, ne yedirirseniz yedirin!"

29 Mayıs 2009 Cuma

Afrika'da safari


Adamın biri Afrika'da safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış. Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor. "Şimdi başım dertte" diye düşünmüş minik köpek. Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yere dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş;

"Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mi?"

Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış. "Tam zamanında kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacaktım" diye düşünmüş leopar. Bütün bunlar olup biterken bir baksa ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabileceğini düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna;

"Atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım" demiş. Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş. "Şimdi ne yapacağım" diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, kemikleri kemirmeye devam etmiş. Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş;

"Bu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok!"

Diplomasi böyle bir şey işte...

YAPABİLİYORSAN; HIZLI DÜŞÜN, SAKİN OL, GÜÇLÜ GÖRÜN, DÜŞMANINI KENDİ SİLAHI İLE YEN

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Facebook'ta ne kadar güvendesiniz?



Facebook'ta ne kadar güvendesiniz?
Ne kadar gizlesenizde özel bilgileriniz, Facebook'ta tamamıyla açık.Birkaç basit yöntemle tüm sakladığınız herşey...
Ne kadar gizlesenizde özel bilgileriniz, Facebook’ta tamamıyla açık.Birkaç basit yöntemle tüm sakladığınız herşey gün ışığına çıkıyor.

Facebook’taki açıkları daha iyi anlayabilmek için öncelikle 2 kavramı bilmemiz gerekir.Bunlar id ve network’tür.

Id siteye üye olan her kullanıcıya verilen sıra numarasıdır.İkinci kavram network sizin bulunduğunuz ülke veya okuduğunuz okul için özelleşmiş gruplardır.Network bir tür ortak nokta olduğu için Facebook bazı özellikleri kişinin bağlı olduğu network’teki üyelerin görebileceği şekilde kodluyor.

Photo Comment(Yorum Açığı)

Bir kodlama açığıdır.Kişi bağlı bulunduğu network’e açıksa yada hiçbir network’e üye değilse kişinin fotoraflarına yapılan yorumları ve fotoraflarını görebilirsiniz.aynı anda binlerce network’e bağlı gözükebilirsiniz.Açığın kullanımı

http://www.facebook.com/photo_comments.php?id=kişininidnumaras

View Friends Açığı(Arkadaş listesi açığı)

Arama sonuçlarında gördüğümüz gibi bazı kullanıcılar view friends özelliğini kısıtlamış durumda ve arkadaş listesini göremiyoruz.Yukarda anlattığım photo comment açığı ile kişinin herhangi bir resmini tıklıyoruz.Resim açıldıktan sonra "Tag this photo" diyerek resmin üzerinde bir yere tıklıyoruz.Karşımıza küçük bir kutu açılıyo ve kişinin arkadaş listesi yükleniyor.Bu şeilde arkadaş listesine ulaşabiliyoruz.

Super wall açığı

Eğer kişi profilini gizlemişse ve arkadaşlarını görmemzi de engelliyorsa sıradan bir kullanıcı için kişi hakkında tek ulaşabileceği bilgi Facebook’a üyeliği ve eğer eklemişse kişisel resmidir.Bu kısıtlı durum super wall ile aşılabiliyor.BU açık ile kişi tüm güvenlik ayarlarını maksimum tutsa bile girebiliyoruz.

http://apps.facebook.com/superwall/view.php?id=kişininsıranumaras

Artık kişiye gelen mesajları görebilir.Kişinin fikri yapısı ve hayat görüşü gibi önemli bilgilere ulaşabilirsiniz.

Fun Wall Açığı

Fun wall da super wall’a benzeri uygulama.Farkı bu uygulamada daha çok mizahi videoların bulunması.Bu açık sayesinde kişinin kullanıcı ve hangi videoları kabul edip etmediğini görebiliyoruz.

http://apps.facebook.com/crazyfunpix/?view=kişininsıranumaras

şeklinde kullanıyor.Bu sayede kişinin fun wall’ına bağlanabiliyor bilgilere girebiliyoruz.

Facebook Bug’ları

Facebook dünyanın en çok tıklanan sitelerinden biri olmasına rağmen yinede bazı programlama hatalarına sahip.Aktivasyon yapmayan üyelerin bilgilerinin de tamamen saklanmasına rağmen bir kod hatası ile sisteme girebiliyor ve kişinin ismini görebiliyoruz.örneğin kişi 123 numarası ile aktivasyon yapmamış o zaman

http://www.facebook.com/profile.php?id=123

tıklayın ve bizi doğrudan anasayfaya atıyor ve bilgi vermiyor fakat

http://www.facebook.com/album.php?aid=3&id=123 yaptığımız taktirde içerik bulunamadı diye hata veriyor.Ama alttaki satırlardan biri "View 123(kişinin adı)" şeklindedir.Bu hesabın kime ait olduğunu bulabiliyoruz.

Karışık şifreleme değil base64

Birisi size mesaj yollayınca facebook’ta kayıtla epostanıza bir uyarı geliyor.

örneğin Serhat Güvercin adlı arkadaşınızın yolladığı bir mesajun karşısında "Want to ontrol which emails you receive from facebook? Go to :"

http://www.facebook.com/editaccount...NTEwMTAxODU=

kısayolu çıkıyor.ilk bakışta karmaşık gibi gözüksede ama sadece bu base64 şifreleme biçimi.Burada md= ’ten sonraki kısım karmaşık yapıyı alır herhangi bir base64 encoder yardımı ile çözdüğünüzde msg;from=677042411;t=25151010185"olduğunu görebiliriz.Size önerim Cw’nin yapmış olduğu CW-Cryptic’i kullanmanızdır.Mesajı kim yollamış Facebook’ta kaçıncı sırada yollanan mesaj anlayabiliriz.Hatta belli aralıklar ile bu mesaj saısındaki mesaj trafiğini inceleyebiliriz.

ALINRe kadar gizlesenizde özel bilgileriniz, Facebook’ta tamamıyla açık.Birkaç basit yöntemle tüm sakladığınız herşey gün ışığına çıkıyor.

Facebook’taki açıkları daha iyi anlayabilmek için öncelikle 2 kavramı bilmemiz gerekir.Bunlar id ve network’tür.

Id siteye üye olan her kullanıcıya verilen sıra numarasıdır.İkinci kavram network sizin bulunduğunuz ülke veya okuduğunuz okul için özelleşmiş gruplardır.Network bir tür ortak nokta olduğu için Facebook bazı özellikleri kişinin bağlı olduğu network’teki üyelerin görebileceği şekilde kodluyor.

Photo Comment(Yorum Açığı)

Bir kodlama açığıdır.Kişi bağlı bulunduğu network’e açıksa yada hiçbir network’e üye değilse kişinin fotoraflarına yapılan yorumları ve fotoraflarını görebilirsiniz.aynı anda binlerce network’e bağlı gözükebilirsiniz.Açığın kullanımı

http://www.facebook.com/photo_comments.php?id=kişininidnumaras

View Friends Açığı(Arkadaş listesi açığı)

Arama sonuçlarında gördüğümüz gibi bazı kullanıcılar view friends özelliğini kısıtlamış durumda ve arkadaş listesini göremiyoruz.Yukarda anlattığım photo comment açığı ile kişinin herhangi bir resmini tıklıyoruz.Resim açıldıktan sonra "Tag this photo" diyerek resmin üzerinde bir yere tıklıyoruz.Karşımıza küçük bir kutu açılıyo ve kişinin arkadaş listesi yükleniyor.Bu şeilde arkadaş listesine ulaşabiliyoruz.

Super wall açığı

Eğer kişi profilini gizlemişse ve arkadaşlarını görmemzi de engelliyorsa sıradan bir kullanıcı için kişi hakkında tek ulaşabileceği bilgi Facebook’a üyeliği ve eğer eklemişse kişisel resmidir.Bu kısıtlı durum super wall ile aşılabiliyor.BU açık ile kişi tüm güvenlik ayarlarını maksimum tutsa bile girebiliyoruz.

http://apps.facebook.com/superwall/view.php?id=kişininsıranumaras

Artık kişiye gelen mesajları görebilir.Kişinin fikri yapısı ve hayat görüşü gibi önemli bilgilere ulaşabilirsiniz.

Fun Wall Açığı

Fun wall da super wall’a benzeri uygulama.Farkı bu uygulamada daha çok mizahi videoların bulunması.Bu açık sayesinde kişinin kullanıcı ve hangi videoları kabul edip etmediğini görebiliyoruz.

http://apps.facebook.com/crazyfunpix/?view=kişininsıranumaras

şeklinde kullanıyor.Bu sayede kişinin fun wall’ına bağlanabiliyor bilgilere girebiliyoruz.

Facebook Bug’ları

Facebook dünyanın en çok tıklanan sitelerinden biri olmasına rağmen yinede bazı programlama hatalarına sahip.Aktivasyon yapmayan üyelerin bilgilerinin de tamamen saklanmasına rağmen bir kod hatası ile sisteme girebiliyor ve kişinin ismini görebiliyoruz.örneğin kişi 123 numarası ile aktivasyon yapmamış o zaman

http://www.facebook.com/profile.php?id=123

tıklayın ve bizi doğrudan anasayfaya atıyor ve bilgi vermiyor fakat

http://www.facebook.com/album.php?aid=3&id=123 yaptığımız taktirde içerik bulunamadı diye hata veriyor.Ama alttaki satırlardan biri "View 123(kişinin adı)" şeklindedir.Bu hesabın kime ait olduğunu bulabiliyoruz.

Karışık şifreleme değil base64

Birisi size mesaj yollayınca facebook’ta kayıtla epostanıza bir uyarı geliyor.

örneğin Serhat Güvercin adlı arkadaşınızın yolladığı bir mesajun karşısında "Want to ontrol which emails you receive from facebook? Go to :"

http://www.facebook.com/editaccount...NTEwMTAxODU=

kısayolu çıkıyor.ilk bakışta karmaşık gibi gözüksede ama sadece bu base64 şifreleme biçimi.Burada md= ’ten sonraki kısım karmaşık yapıyı alır herhangi bir base64 encoder yardımı ile çözdüğünüzde msg;from=677042411;t=25151010185"olduğunu görebiliriz.Size önerim Cw’nin yapmış olduğu CW-Cryptic’i kullanmanızdır.Mesajı kim yollamış Facebook’ta kaçıncı sırada yollanan mesaj anlayabiliriz.Hatta belli aralıklar ile bu mesaj saısındaki mesaj trafiğini inceleyebiliriz

16 Mart 2009 Pazartesi

Chicago 2016 __ 2,016,000 for the Olympics in Chicago



Best City for Everything!!!

Chicago, I believe, is the likely front-runner for the 2016 Summer Games. Despite the early returns, lots of the issues brought up by the International Committee will be resolved simply by International committee visiting the city and reviewing the situation in person.

Mayor Daley's biggest mistake in this process was the somewhat irrational decision to overhaul Soldier Field for the Bears without thinking about an Olympic possibility at the same time. He probably could have built a retractable dome for the Bears, attached to McCormick place, for what it cost him to rehab the spaceship into Soldier Field's columns. Then he could have renovated Soldier Field back into a 100,000 seat stadium by returning it to the original configuration - i.e. cutting out the north endzone seats and going back to a horseshoe stadium, or just pushing the north endzone seats far enough back for the track to fit.

Many people question the location of the proposed stadium. But, if you look back, when the University of Chicago was a Big Ten member, Stagg Field sat 50,000 people, and the current Stagg Field is in the same location, adjacent to Washington Park. That area, then, has a history of being able to host a large stadium.

Almost every city hosting an Olympics, unless they previously hosted, will need to build some sites. Velodromes, for cycling, just don't exist in most locations, and neither do swimming venues with seating for thousands. Chicago will definitely benefit from building such venues, and will have the opportunity to use them after the Olympics.

The transportation system is definitely thought to be an issue, but really isn't. Sure, it needs some updating, but the METRA Electric line runs from Chicago State (which has a new 7500 seat arena that opened this year), past the University of Chicago and the Olympic Stadium, past the proposed Olympic Village and then on to McCormick Place, Soldier Field, and Grant Park/Millennium Park, where many of the venues will be located. But if you have never ridden the METRA Electric, you don't know how close it comes to many of those locations. Sure, people might have to walk a few blocks to the Olympic Stadium through the University of Chicago - but if part of the Olympics is to learn about the local culture, what better than to have people walk though one of the greatest universities in the country, if not the world?

Many cities use the Olympics as the redevelopment springboard - tear everything down in the neighborhood and start over. They don't need to do that in Chicago. Everything will fit nicely into the proposed areas without complete reconstruction. It will be a boom to the city.

And, it appears, the reality may be that the US could have a President from Chicago - Obama - and the next governor of Illinois could be Bill Daley, Mayor Rich Daley's brother. I can't picture a situation better suited for an Olympics in Chicago, the infrastructure being improved, and Chicago to be booming at the time the 2016 Olympics occurs. (But I'm from downstate Illinois - and it could be a frightening time for the area south of I-80).

Chicago Named Best City For Making Movies

The best city in which to be making movies is Chicago, according to MovieMaker magazine. Top reason: Illinois's 30-percent tax credit for film production. Although the magazine noted that major studios have been taking advantage of the tax credit to produce such films as The Dark Knight and the upcoming Public Enemies in Chicago, it noted that independent filmmakers have also discovered the advantages of shooting there. But Rich Moskal, director of the Chicago Film Office, remarked that there were other reasons that Chicago topped the list. "It's not just one thing," he said. "It's the city's multiple strengths and assets that truly make Chicago a workable and desirable place for independent filmmakers." Ranking second on the list is Atlanta; New York came in third, Shreveport, La, fourth, and Albuquerque, fifth.

12 Mart 2009 Perşembe

'' Tayyip Erdogan '' 1. ve 2. Menderes’e gelince; ne diyelim? Tanrı sonlarını benzetmesin…


Osmanlı döneminde soyadı kanunu olmadığından padişahlar geliş sıralarına göre numara alırlardı. 1. Selim, 2. Murat gibi... Bugün ise kafası değişmeyen, Osmanlı zihniyetinden henüz kurtulamamış olanları numaralandıracak olursak, Tayyib ERDOĞAN kesinlikle 2. Menderes olacaktır. Kendisini padişah sanan, meclisteki milletvekili çokluğuna güvenip de halife olduğu hissine kapılan bir kişi için, yolunda ilerlediği Menderes’in 2. sürümü olmayı hak etmiyor değil.

2. Menderes olmayı hak edecek çok işler yapmıştır. Ortak yönleri çoktur. Her ikisi de mecliste kendilerini temsil edenlerin çokluğuna güvenerek, en önemli Makamı, Cumhurbaşkanlığını Makamını ele geçirmek istemişlerdir. Rahmetli(!) 1. Menderes de meclisteki çokluğuna güvenerek, “oraya Cumhurbaşkanı adayı diye odunu koysam, odunu Cumhurbaşkanı seçtiririm” demekten geri durmayacak kadar kendinden geçmişti. Meclisteki çokluğuyla ne oldum delisine dönen Menderes, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücünü yabana atınca, hiç bulutların üzerine ulaşamayan karıncanın kanatları çıkınca kartal oldum sanması gibi önüne gelene kafa tutmuş, herkesle ters düşmüş, Türk Silahlı Kuvvetlerine dahi meydan okumuştur. Menderes o denli esrimişti ki, İnönü’nün “seni ben bile kurtaramam” demesine bile aldırmamıştı. Ne de olsa Meclis’te çoğunluğa sahiptir ve Başbakanlık koltuğunda tek başına oturmaktadır. E sağında solunda da, önünde el ayak ilikleyen bir dünya adam vardı. Ömrü boyunca böyle şişirilip pohpohlanmayan Menderes’e göre artık kendisine güç mü yeterdi? Oysa bilmiyordu ki; Türk Silahlı Kuvvetleri tehlikeli gördüğü kişileri veya fikirleri istediği anda etkisiz hâle getirebilirdi. Menderes, kendisini Neron sanadursun Türk Silahlı Kuvvetleri, O’nun milleti tehdit eden tarafını görmüştü.

1.Menderes, 1. Dünya Savaşı’nda yedeksubaylık eğitimi gördüğü hâlde, bir hastalığı bahane ederek cepheden kaçmıştı. Her ne kadar başka çıkar yolu olmadığı için Kurtuluş Savaşı’na katılmışsa da, orduya olan düşmanlığını pek fazla saklayamadı. Kızılçullu Amerikan Koleji’nde okurken beynini de orada unutmuş olacak ki eline geçen ilk fırsatta yaptığı birinci iş İncirlik Üssü’nü Amerika’ya satıp, “Türk Askerleri Amerikan askerlerine selam duracak” demek olmuştur. Ayrıca Meclis’teki vekillerine “isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” diyen kişi de 1. Menderes’ten başkası değildir. Bundan başka, “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” sözünün mucidi de 1. Menderes’tir. Yani başına gelenleri fazlasıyla hak etmiştir.

Bugünkü tabloya baktığımızda, 1. Menderes dönemiyle tıpatıp mutabakat gösteren bir olaylar silsilesiyle karşılaşıyoruz. Mevcut Hükümetin, işbaşına geldiğinde ilk yaptığı “eve dönüş” hikâyesini ortaya atarak, bütün teröristlerin serbest kalmasını sağlamak olmuştur. O gün bugün de zaten terörün önü alınamıyor. Orduyu pasifleştirmek için de aklınca bir şeyler yapmaya çalışan hükümetin sonu, 27 Nisan’da yayınlanan muhtırayla gelmiştir. Bundan sonra, bugünkü hükümetin kurucusu olan AKP, bir daha düzelemeyecektir. Muhtıra yiyen hiçbir parti, bir daha kendisini toplamamıştır.

Şöyle bir göz atalım; AKP iktidar oldu, aradan bir yıl dahi geçmeden Amerika ta cehennemin dibinden gelip Irak’a girdi. Yani yanı başımıza konuşlandı. AKP hükümeti ise buna hiç ses çıkartmadı. Tıpkı Osmanlı topraklarına adım adım giren düşmanlara karşı padişahın ağzını açmaması gibi. 1. Menderes de İncirlik Üssünü Amerikalılara satmıştı. Anlaşılan 2. Menderes, 1. Menderes’ten geri kalmak istemiyor. Bu sefer düşman, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden korktuğu için Türkiye’ye değil de, onun sınırına konuşlandı. AKP ve 2. Menderes son derece rahattı. Nasıl olsa AKP’yi “dini kurtaracak” diyerek, ömrü boyunca köyünden başka bir yer görmeyen, okuma yazması olmayan ve toz kondurmadıkları dinlerinin şartlarından bile haberi olmayan bir kesim kayıtsız şartsız destekliyordu.

AKP’nin dini kurtaracağını söyleyenleri anlamak ayrı bir beceri istiyor. AKP, dini nereden kurtaracak? Din, Er Ryan mı ki AKP onu kurtaracak? Din, insanların kalbindedir. İnsanların kalbinde olan bir nesneyi de kimse esir askeri kurtarıyormuş gibi kurtaramaz. Ama zihni uyuşmuş, beyni körelmiş ve aklıyla değil dogmalarıyla hareket eden insanlar bunu anlamazlar. Bu yüzden cahil ve iptidai insanları yönetmek ve yönlendirmek çok basittir. Beyinlerindeki dogmaları, taassupları kullanarak onlara istediğinizi yapabilir, yaptırabilirsiniz. AKP’nin kullandığı da zaten budur. Yani 2. Menderes’in…

Türkiye’nin başına gelen, Menderes’ten sonra kendisini padişah olarak gören ikinci Başbakan olan, 2. Menderes’in de, 1. Menderes’e benzeyen çok tarafları vardır. Mesela Erdoğan da askerliğini garson olarak yapmış, Birinci Dünya Savaşı’ndan kaçan Menderes gibi askerlikte hep geride durmuştur. Menderes Kore’ye Türk Askerlerini göndermişti, Erdoğan Lübnan’a gönderdi. Yani her ikisi de, bizimle hiçbir ilgisi olmayan savaşlara bizim askerlerimizi, sırf birileri istiyor diye gönderdiler. Dün 1. Menderes Türkçe okunan ezanı geri arap diline çevirttirdi. Bugün 2. Menderes’in getirdiği Kültür Bakanı, Türk Alfabesine, Türkçeye destek olması için birkaç arap harfinin de eklenmesini istiyor. Yani değişen bir şey yok, sadece adlar farklı…

Bugün “eve dönüş” diyerek teröristlerin hepsi hapishanelerden çıkarıldı, DGM’ler kapatılarak teröristler, devlete karşı suç işleyenler cesaretlendirildi, kürtçe denilen uydurma dille yayın serbest bırakılarak, televizyonlar kürt dizileriyle dolduruldu… Bütün bunlar, Türk Milleti’nin bilinçaltına girme çabasıdır. Yani diyorlar ki; bu ülkeye ihanet etmek, vatan haini olmak bedavadır. Evinde terörist beslediği için hapse atılan ve AKP tarafından hapishaneden çıkartılarak DTP adında bir parti kurmaları sağlanan eski DEP’li milletvekilleri meydanlara çıkıp açık açık kürt devleti ütopyalarından bahsediyor, Apo’nun serbest bırakılmasını istiyor. Bunca olay milletin gözü önünde cereyan ederken, birileri dünyadan habersiz oldukları hâlde “dini kurtaracak, müslüman adam” diye sayıklayarak 2. Menderes’in peşinden gidiyor. Irak’a, 2. Menderes’in iktidara gelmesiyle giren Amerika askerlerinin Irak’taki camilerde yaptıklarını yarın Türkiye’deki camilerde yaptıkları zaman görürler kimin neyi kurtardığını veya teslim ettiğini…

Mantıklı düşünen ve olayları aklıyla muhakeme eden her insan, 2. Menderes’in bugünkü yaptıklarına bakarak, onun Amerika’nın isteklerini yerine getirmekten başka bir şey yapmadığını açık bir şekilde görür. Onun kadrosunun hepsi, en alttan en üste kadar ümmetçi olduğundan, hiç birisi bulunduğu makamın, mevkiinin hakkını verememekte, makamları ne kadar büyürse büyüsün, zekâları, mantıkları, yürekleri ve kendi iradeleri yoktur. “Cami ne kadar büyük olursa olsun, imam bildiğini okur” demişler. Ümmetçiler, şeriatçılar, dinciler, her zaman herkesten emir almaya programlanmış robotlardır. Hür iradeleriyle hiçbir iş yapamazlar. Hep birilerinin kendilerini yönetmesini isterler. Nitekim Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, 2. Menderes’in dedeleri “sürü burada, çoban nerede” diyerek padişahı istemiş, padişahı bir çoban, kendilerini ve bütün insanları bir sürü olarak gördüklerini açıklamışlardır.

2. Menderes’in Atatürk düşmanlığı herkesçe de malumdur. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak “10 Kasım’da yaygara kopartıldı” demekte bir sakınca görmeyen 2. Menderes, “Atatürk’ü anma töreninde sap gibi ayakta durmaya gerek yok” diyerek de kendisine Atatürk ve cumhuriyet düşmanı diyenlerin haklı olduğunu gözler önüne sermiştir.

Diğer bir konu ise kimlik konusudur. 2. Menderes, bu ülkede bir çok etnik kimliğe sahip insanın yaşadığını, bunların ortak kimliklerinin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak olduğunu, alt kimliklerinin ise ayrı ayrı etnik kökenlere ait olduğunu, kiminin Türk, kiminin kürt, kiminin çerkez, kiminin gürcü vs. olduğunu söylemiş, açık açık Türk kimliğini inkâr etmiş, mozaikçi bir yaklaşımla Türkiye’yi kafasında böldüğünü göstermiştir. Oysa bu ülke Türk adıyla kurulmuştur ve Anayasa’da bu ülkenin Türk ülkesi olduğu, resmi dilinin Türkçe olduğu, bayrağının Türk Bayrağı olduğu, Milli Marşı, Milli ve Ulusal Günleri ve Bayramları açıkça belirtilmiştir. Bunun dışında birileri, bu ülkede bir kimlik çıkarmaya çalışırsa, sonu o kadar acıklı olur ki, o kişiyi, hakkında “Hatırla Sevgili” diye dizi çevirip millete acındırmaya çalışırlar ama fayda etmez.

Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK, açık açık “Türkiye Türklerindir” demiştir. Ulu Önder, Başbuğ Mustafa Kemal’in en yakın ve samimi arkadaşlarından olan Adalet Eski Bakanı Mahmut Esat BOZKURT, Türkiye’de Türk soyundan olmayanların tek hakkının, hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı olduğunu, Ağrı’da çıkan bir kürt isyanını bastırdıktan sonra açık olarak söylemiştir. Cumhuriyetin kuruluş temeli Türkçülüktür. Bunu, Cumhuriyet tarihini biraz araştıran herkes açıkça görecektir. Fakat bugün, mankurtlaşmış ümmetçi yobazlar sayesinde iktidara gelenler, boylarına poslarına bakmadan, ne olduklarını, neci olduklarını hesaba katmadan o Meclis’teki vekillerinin çoğunluğuna güvenerek cumhuriyete düşmanlık edip, rejimi değiştirmeye çalışmış, Ulu Önder Atatürk’ün ilkelerine alternatif çıkarıp, Türk Milleti’ni ümmetçilik mikrobuyla silmeyi hedeflemişlerdir.

Son olarak “cumhuriyeti değiştiremiyorsak Cumhurbaşkanını değiştiririz” mantığıyla Cumhurbaşkanını seçmek isteyen 2. Menderes, bu ülkede var olan en büyük ve en güçlü faktör olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hesaba katmamıştır. Cumhuriyet tarihinde göze çarpmaktadır ki; Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin ve milletin varlığına ve birliğine göz diken iç ve dış düşmanlara karşı amansız bir savunucu olmuştur. Her şartta bunları sindirmiş, silmiş ve yok etmiştir. Bunun en belirgin özelliği de 1. Menderes’tir. İster 1. ister 2. olsun, bu Mendereslerin ikisi de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücünü önemsememenin cezasını ağır bir şekilde ödemişlerdir… Biri muhtıra yiyip Cumhurbaşkanlığı hayalleri suya düşmüş, diğeri ise son derece acıklı bir sonla bütün insanlara bu ülkede Türk Silahlı Kuvvetlere kafa tutulamayacağını göstermiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Ulu Önder Atatürk’ün emanetlerine sahip çıkan, bu ülkenin değiştirilemez yasalarının bekçiliğini yapan ve hiçbir zaman, hiç kimsenin pasifleştiremeyeceği yegâne kurumdur. O, sadece bir kurum değil, Türk Milleti’nin varlığının da teminatıdır. Türk Milleti’nin en fazla güvendiği kurumdur ve öyle kalacaktır. Bu ülkeyi, çok zaman yok oluşun eşiğinden çekip kurtaran Türk Silahlı Kuvvetleri olmuştur. 12 Mart ile komünistleri, 28 Şubat ile irticacıları silmiş, 27 Mayıs 1960’da “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” diyen Menderes’e hak ettiği cezayı vermiştir. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kudretini görmek isteyen varsa, cumhuriyet tarihindeki Türk Ordusuna bakmaları yeterli olacaktır.

Uzun lafın kısası, bugünkü 2. Menderes ile 27 Mayıs 1960’da milleti köle, kendisini padişah sanıp, orduyu bile emrine almak isteyen, bu cahilliği ve zekâ eksikliği de asılmasına sebep olan 1. Menderes arasında büyük benzerlikler vardır. Bu benzerliklerin en belirgin olanı, her ikisinin de milleti duymayarak, kafalarının diklerine gitmeleridir. İkisi de Cumhurbaşkanını seçmek istemiş, fakat cumhuriyetin bekçileri, savunucuları, evlatları tarafından kendilerine müsaade edilmemiştir. Bu ülke sahipsiz değildir ve asla sahipsiz kalmamıştır. Bazı cahil kimseler, güneşi görmediklerinden ay’ı en büyük nur sanıp, ellerine az bir yetki geçince dünyayı devireceklerini sanabilir. Bu normaldir. Ancak değişmeyecek olan yegâne şey, Ulu Önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun rejimidir. Bir de o rejimin savunuculuğunu yapanların kararlılığı…

1. ve 2. Menderes’e gelince; ne diyelim? Tanrı sonlarını benzetmesin…
________________________________________

6 Mart 2009 Cuma

Obama'nın Yeni Oyuncağı


Başkan olduktan sonra Blackberry'sine güvenlik gerekçesiyle veda eden ABD Başkanı Barack Obama'ya verilen cep telefonu eskisini aratmayacağa benziyor.

Bir dönem hükümetlerin gündemine yerleşen, meclis oturumlarında tartışılan Blackberry, ABD Başkanı Barack Obama'nın da başkanlık öncesi tercih ettiği bir üründü. Yeterince güvenli olmayabilir gerekçesiyle istememesine ve karşı çıkmasına rağmen Blackberry'sine veda etmek zorunda kalan Obama'nın yeni cep telefonunda bakın ne özellikler var?




Başkan Obama'nın yeni cep telefonunda adeta yok yok...

Obama'ya verilen telefon her şeyden önce yükseltilmiş güvenlik özellikleriyle dikkat çekiyor. General Dynamics tarafından Sectera Edge adıyla üretilen cihaz Windows Mobile platformunu kullanıyor. GSM ve CDMA şebekesini kullanabilen ürün tam bir Blackberry olmasa da Obama için hazırlanan bu özel versiyonda bazı Blackberry yazılımları yüklenmiş durumda. QWERTY klavyeye sahip olan ürün dokunmatik ekrana sahip.

Teknik Özellikler

Sectera EDGE'in dikkat çeken özelliklerinden biri Trusted Display adı verilen güvenli not alma ekranı. E-posta alıp gönderebilme ve internet tarayıcı gibi standart akıllı telefonların yapabildiği işlerden geri kalmayan ürünle güvenlikli ve güvenliksiz telefon görüşmeleri yapabilmek mümkün. Masaüstü bilgisayarla kablosuz senkronizasyon gerçekleştirebilen Sectera EDGE gelişmiş güvenlik özellikleriyle başkanlar için hazırlanmış olduğunu ispatlıyor.

Başkana Yüksek Güvenlik Gerek

General Dynamics'in Sectera EDGE modelinin ABD Başkanı için tercih edilmesinin nedeni güvenlik standartlarının yüksekliği öncelikle. ABD Ulusal Güvenlik Ajansı NSA'in onayından geçen ürün güvenli kablosuz internet bağlantısı, dahili Common Access Card (CAC) desteği, Type 1 şifrelenmiş veri saklayabilme gibi özellikler sunuyor. Aslında Obama'ya bu telefonun verileceği önceden belliydi. Çünkü General Dynamcis'in NSA ile 2007 sonlarında imzalanan özel bir antlaşması bulunuyor. Bu antlaşmaya göre yüksek askeri personel ve hükümet yetkilileri bu telefondan kullanıyor.

27 Şubat 2009 Cuma

Hayat ve Ben...


Hayat ve Ben...
Otuzbeşime bastım geçen hafta...

İlk Yarı bitti: Hayat : 1 ... Ben : 0 ...

Ama belliydi böyle olacağı... Nicedir başlamıştı belirtiler : Yolda çocuklar "Amca şu topu atıversene" seslendiklerinde kuşkulanmıştım ilkin... Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü...

Baktım lise fotoğrafları sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış. Eş dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş... Seyahat ve aşk yerine... Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içerideki uçurtmanın ipini çekercesine...

"Bizim zamanımızda" diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde -Hayret! Daha dün değil miydi benimkisi?- Yıllar yılı dudak büktüğüm "Ölümden sonra hayat masalları"na kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye...

İple çektiğim haziranlara sırt çevirmişim... Yaşamın orta sahasına girmişim... İrkilmişim...

*

Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan... Biri "Daha ne gördün ki" diyor yüzünde papatyalarla "asıl şimdi başlıyor hayat!... Bundan sonrası rahat!" Lakin, "Buydu işte görüp göreceğin" diye efkarlanıyor öteki... "2. yarı geçer hızla / yaşlanırsın zamanla."

Yaşı genç olanlar 35'e uzak durduklarını sanarak, "Sahi oldu mu o kadar! Hiç göstermiyorsun" tesellisindeler... 35'le çoktan tanış olanlarsa "Hayata hoş geldin" pankartıyla karşılamadalar...

İlk yarı sadece bir ısınmaymış meğer: Ancak ikinci yarıda anlaşılırmış tadı; hayatın... Kavganın... Aşkın... Bense şaşkın...

Devre arası bilançolarındayım: Son dönemde, kim bilir kaç eski anıyı yaralı ele geçirdim, belleğimin derinliklerinde?... Kim bilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken... Ve sustum vicdan sorgularında... Aksisedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen yediveren gülleri gibi bereketli... Sanki hayat değil, Körfez krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun...

Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun... Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık... Şaşırıp kalıyorsun... Oysa -herkes bilmezden gelse de- skoru belli oyunun. 30'larında dedeni ve neneni kaybediyorsun, 40'larında anneni ve babanı... Ve 70'inde kendini...

*

Şimdi devre arası / yolun yarısı... Bu güne dek ancak tanıştık hayatla... Ben O'na kendimi tanıttım... O bana kendini... Göğsüme madalya gibi dizdim hatıralarımı... (Zaferlerim onlar benim... Olgunluğumun yapı taşları...) Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı... Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım aşağı... Dönmesin diye başım... Ben istikballe arkadaşım...

*

Ne var ki yarım her şey... Hayat da yarım, sevdalar da... Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin... İhanetlerin hesabı sorulmadı... Nazım'ın dediği gibi "kopardım portakalı dalından/ama kabuğu soyulamadı/sevdalara doyulamadı..." "Doydum" diyen görmedim ki zaten ben... Hiç doyulmaz ki zaten... Lakin gel de zamana anlat bunu... Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin...

*

Baktım ki ikinci yarı kapıda... Ve hayatın ceza sahası yakın... Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını... Acılar, sancılar bir çekmecede, sevdalar diğerinde... Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve kederler... Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi... Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını... İlk yarı bilânçom o benim: Yangında ilk kurtarılacak... Kazada ilk açılacak... Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis koyacaklar halime... "Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı" diyecekler, ya da "Sebepsiz alçalmış... Bile bile vurmuş kendini dağlara... " Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikâyenin... Kalanı benimle gelecek... Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatıralarımı... Reyhanlar saklayacak sırlarımı... Skoru bir tek Ege'nin suları bilecek... Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir...

Hayat : 0 ... Ben : 1 .. Can Dündar

Omer Hayyam


Geçmiş günü beyhude yere yad etme,
Bir gelmemiş an için feryat etme,
Geçmiş gelecek masal bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.
Niceleri geldi, neler istediler,
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.
Dünyada ne var kendine dert eyleyecek,
Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek.
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün ...
Zira seninde üstün de otlar bitecek ...

Ömer Hayyam

24 Şubat 2009 Salı

KALP KRİZİ

Diyelim ki, mesai saati bitti ve siz de akşam 18:30 civarında, alışılmadık derecede zorlu bir iş gününün ardından (tabii ki tek başınıza) arabanıza binip evin yolunu tuttunuz.

Çok yorgunsunuz ve canınız da

fena halde sıkkın.


MÜTHİŞ GERGİN VE SİNİRLİ BİR HALDESİNİZ…


Birdenbire göğsünüzde,

kolunuza ve çenenize doğru yayılmaya başlayan

korkunç bir ağrı

hissediyorsunuz.

En yakın hastaneye sadece on dakikalık mesafedesiniz ama hastaneye ulaşmayı başarıp başaramayacağınızdan bile emin değilsiniz.


NE YAPACAKSINIZ???

İLK YARDIM KURSLARINA KATILACAK KADAR AKLI BAŞINDA BİRİYDİNİZ AMA KURSTAKİ EĞİTMEN, SİZİN BAŞINIZA BİR ŞEY GELDİĞİNDE NE YAPACAĞINIZI ÖĞRETMEDİ!!!



YALNIZ BAŞINIZAYKEN KALP KRİZİ GEÇİRİRSENİZ NASIL HAYATTA KALIRSINIZ?

PEK ÇOK İNSAN KALP KRİZİ GEÇİRDİĞİ SIRADA TEK BAŞINA OLUYOR; ETRAFTA YARDIM EDECEK KİMSE BULUNMUYOR. KALP ATIŞLARI DÜZENSİZLEŞEN VE KENDİSİNİ BAYILACAKMIŞ GİBİ HİSSEDEN BİRİNİN

BİLİNCİNİ YİTİRMEDEN ÖNCE

YALNIZCA 10 SANİYE KADAR ZAMANI VARDIR.

BU DURUMDA NE YAPMANIZ GEREKİR?


CEVAP:

PANİĞE KAPILMADAN ÜST ÜSTE KUVVETLİCE ÖKSÜRMEYE BAŞLAYIN.

ÖKSÜRMEDEN ÖNCE HER SEFERİNDE DERİN BİR NEFES ALIN; ÖKSÜRÜKLERİNİZ GÜÇLÜ OLSUN, DERİNDEN GELSİN VE UZUN SÜRSÜN, TIPKI GÖĞSÜNÜZDE BİRİKMİŞ BALGAMI ATMAYA ÇALIŞIR GİBİ ÖKSÜRÜN.

HER İKİ SANİYEDE BİR DERİN NEFES ALIP ÖKSÜRÜN VE BUNU YA YARDIM GELENE DEK YA DA KALP ATIŞLARINIZ TEKRAR NORMALE DÖNENE DEK SÜREKLİ YAPIN.



* DERİN NEFES ALMAK CİĞERLERİ OKSİJENLE DOLDURUR.
* ÖKSÜRMEK KALBE TAZYİK YAPAR VE KAN DOLAŞIMINI RAHATLATIR.
* KALBE UYGULANAN BU TAZYİK, KALBİN NORMAL RİTMİNE DÖNMESİNİ KOLAYLAŞTIRIR.
* BÜTÜN BUNLAR SİZE, BİLİNCİNİZİ KAYBETMEDEN ÖNCE HASTANEYE YETİŞECEK ZAMANI TANIR.



NEDEN?



BU KONUDA MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK KİŞİYİ BİLGİLENDİRİN.

BU BİLGİ SAYISIZ İNSANIN HAYATINI KURTARABİLİR!!!

ASLA, “BENİM BAŞIMA GELMEZ!” DİYE DÜŞÜNMEYİN.

HAYAT TARZIMIZIN EPEYCE DEĞİŞTİĞİ ŞU SON YILLARDA ARTIK HER YAŞTA İNSAN

KALP KRİZİ GEÇİRİYOR.

'Sexercise' yourself into shape


The NHS has some new advice for people struggling to schedule a fitness routine into their daily lives - a workout between the sheets.

According to the NHS Direct website, "sexercise" can lower the risk of heart attacks and helps people live longer.

Endorphins released during orgasm stimulate immune system cells, which also helps target illnesses like cancer, as well as wrinkles, it states.

Sexual health experts said such claims could not be scientifically proven.

"It's good to see the NHS are promoting sexual wellbeing," Dr Melissa Sayer told the Guardian newspaper.

"Yes, there is evidence that sex has benefits for mental wellbeing, but to say there is a link with reduced risk of heart disease and cancer is taking the argument too far."

NHS Direct, however, told the paper the content was "backed by science and clinical evidence" and "isn't just a bit of fun".

'Regular romps'

The advice, published under the headline "Get more than zeds in bed", is one of several sexual health-related articles to be found on the NHS Direct website.

Sex with a little energy and imagination provides a workout worthy of an athlete, the article says.
"Forget about jogging round the block or struggling with sit-ups.

"Sex uses every muscle group, gets the heart and lungs working hard, and burns about 300 calories an hour."

The advice suggests "regular romps this winter" could lead to a better body and a younger look.

Increased production of endorphins "will make your hair shine and your skin smooth," it adds.

"If you're worried about wrinkles - orgasms even help prevent frown lines from deepening."

The article goes on to say that orgasms release "painkillers" into the bloodstream, which helping keep mild illnesses like colds and aches and pains at bay.

The production of extra oestrogen and testosterone hormones "will keep your bones and muscles healthy, leaving you feeling fabulous inside and out".

Erdoğan'a bir soru daha


Başbakan’a sormak istiyorum. Bir işadamı olan Cihan Kamer’in bayiler toplantısına katılmış mı katılmamış mı?’ diyen Kılıçdaroğlu, ‘Kamer’in ortağı olduğu bazı şirketlere, İstanbul’da imar rantı sağlandığı’ iddiasında bulundu

CHP İstanbul Belediyesi başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu ve gelininin Atasay Kuyumculuk’un sahibi Cihan Kamer’le ortak olduğunu ortaya çıkardığı Ekrem Tosun olayıyla ilgili açıklamalarına devam etti. Önceki gün yaptığı açıklamada olayın kahramanlarından işadamı Cihan Kamer’in İBB Başkanı Kadir Topbaş’la da yakın olduğunu öne süren Kılıçdaroğlu, bu kez de “Başbakan’a sormak istiyorum. Bir işadamı olan Kamer’in bayiler toplantısına katılmış mı, katılmamış mı? Bir başbakanın, bir işadamının bayiler toplantısında ne işi var?” dedi.
CHP İstanbul Seçim Koordinasyon Merkezi’nde basın mensuplarının sorularını cevaplayan Kılıçdaoğlu, “Cihan Kamer’in ortağı olduğu bazı şirketlere de İstanbul’da imar rantı sağlandığı” iddiasında da bulundu.

Erdoğan’dan kendisine oy verme isteğini yineleyen Kılıçdaroğlu, “Bizim İstanbul’la ilgili projelerimiz olmadığını söylüyorsunuz. 15 yılda yapamadığınızı 5 yılda yapacağımı söylüyorum. İzin verin size anlatayım. Biz İstanbul’un kendi kaynaklarını kullanacağız, sizden de para istemeyeceğiz. Projelerimizi duyunca dudaklarınız uçuklayacak” dedi.

Seçim anketlerinin kendisini korkutmadığını belirten Kılıçdaroğlu, İstanbullunun dürüstlükten ve haktan yana oy kullanacağını söyledi. (TAHSİN AKSU / Milliyet)

İsrail’in orta doğudaki it oyunu Dicle’yle Fırat’ın suyu mu?


Orta doğuda 60 yıldır huzur bırakmayan İsrail’in şu andaki Cumhurbaşkanı Şimon Perez, İsrail Dışişleri Bakanı iken yıllar önce yazdığı bir kitapta orta doğuda su meselesinin çağın meselesi olacağını işaret etmekteydi.
2 Ağustos 1923 yılında Polonya’da doğan Şimon Perez; Orta doğuda 60 yıldır var olan İsrail’in 50 yıllık bölümünde rol almış bir siyasetçi olup çeşitli bakanlıklarda bulunduktan sonra 1984-1968 ve 1995-96 yılları arasında İsrail Başbakanlığı görevlerinde de bulunmuştur.
Şimon Perez, Dışişleri Bakanı iken kaleme aldığı bir kitabında “ Yaşam dolu sular” başlığı altında Dicle ve Fırat’ı belirttikten sonra “Bizim ilgi alanımız Toroslara dayanır” diyerek Seyhan ve Ceyhan ile Manavgat suyunu dile getirmektedir.
Nil Irmak’ının Habeş Dağları’ndan doğup Somali’den geçmesi nedeniyle buraya da ilgi duyduklarını açık ifade etmektedir. 1994 yılında Şimon Perez, Yaser Arafat ve İzak Rabin Nobel barış ödülünü almıştır.
Şimon Perez; “Biz İsrail olarak Avrupa’ya bağlanmalıyız” demiş İstanbul-Ankara, Ankara-Adana otoyolunu Avrupa-İsrail otoyolu olarak nitelemektedir.
İşlerine geldiği zaman, Türkiye ile işbirliği ve dost olduklarını beyan ederken, işlerine gelmediği zaman da önceki akşam İsrail Başbakanı Olmert’in Türkiye’yi nasıl devre dışı bıraktığı açıkça görülmüştür.
Bu durum da açıkca göstermektedir ki; 60 yıl önce İngilizler tarafından orta doğuya getirilen İsrailliler Amerika tarafından tanınma ve korunmanın verdiği avantajla orta doğuyu adeta bir kan gölüne çevirmiştir.
Şu andaki hedefleri arasında Gazze’de bulunan Filistinlileri Batı Şeria’ya sürmek bundan sonra Lübnan’ı da kendi topraklarına katarak genişlemeyi sürdürmektir. Öte yandan üçe bölünen Irak’a yani Bağdat’a Haşimi soyundan gelen Ürdün kralını taşımak ve Ürdün topraklarına da yayılmak, Suudi Arabistan’ı üçe bölmek, Suriye’yi 5 eyalete ayırmak bu arada Türkiye’yi 8 eyalete ayırmak ve Kuzey Irak’ta Türkiye’nin güney doğusunu da birleştirerek bir kürt devleti kurdurup Dicle ve Fırat sularının yönetiminde söz sahibi olmak planları dahilindedir.
İsrail’in ya bu planı hayata geçer veya İsrail orta doğuda artık barınamaz Ukrayna’ya taşınır.
Bizi yönetenlerin bu tür planları iyi bilmesi ve gücünü gölgede bırakma yerine aktif ve atak bir dış politika ile bu it oyununu bozması gerekir.
Bu konuda gereken hassasiyeti göstermeyip uyanık olmazsak Arapların ve Filistinlilerin başına gelen felaketler bizim de başımıza gelecektir. Onun için İsrail’in it oyunu bozulmalıdır.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Sosyal Ağlara Üye Olma Nedenleri


İnternete bağlandığımızda mutlaka bir göz attığımız, belki de saatlerimizi geçirdiğimiz sosyal ağların neden tercih edildiğiyle ilgili bir araştırma geçti elimize. Sonuçlar ilgi çekici...

Hiç düşündünüz mü sosyal ağlara neden üye oluyorsunuz? Ya da üye olduktan sonra en çok nelerle ilgileniyorsunuz. Sizin kişisel tercihlerinizi bilemeyiz ama JPMorgan, ABD'de 18 yaş üstündeki sosyal ağ siteleri üyelerinin neler yaptığını merak edip ciddi bir araştırma yapmış. İşte o araştırmanın sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklandı.


Araştırmaya göre üyelerin yüzde 78'i mevcut arkadaşlarıyla sürekli bağlantıda olmak istediğini belirtiyor, her iki kişiden biri ise eski arkadaşlarını yeniden bulma derdinde. Yüzde 36'lık bir kesim işi gücü bırakmış çektiği, bulduğu fotoğrafları paylaşma çabasında; yüzde 29 yeni insanlarla tanışmak için bu yöntemi tercih ederken, yüzde 17'si toplantı/etkinlik düzenleme, takip etme ya da katılma için sosyal ağ sitelerini kullandığını belirtiyor. Yüzde 14 oyun oynasam benim için yeter derken 18 yaş üstündeki kullanıcıların sadece yüzde 11'i iş amaçlı kullandığını belirtiyor.

Herkesin sebebi farklı olsa da çoğu arkadaş bulma derdinde.

21 Şubat 2009 Cumartesi

AHİRETTE 2 KADIN


AHİRETTE 2 KADIN

- Selam, benim adım Selma .
- Selam, benimki de Ozge, sen nasıl öldün?
- Donarak öldüm.
- Ne kadar korkunç.
- Yok o kadar kötü değildi, soğuktan titremem geçince ısınmaya başladım ve uyku bastı, sonunda huzur dolu bir ölüm.
- Peki sen nasıl öldün?
- Ağır bir kalp krizi geçirdim. Kocamın beni aldattığını sandım, onu iş üstünde yakalamak için eve erken geldim, fakat evde tek başına televizyon seyreder halde buldum.
- Sonra ne oldu?
- Kesinlikle evde başka bir kadının olduğundan emindim, bütün evi aramaya başladım. Çatıyı, yatakların altını her yeri aradım fakat bulamadım. Ararken aşırı yorulmuşum, kalp krizi geçirdim ve öldüm.
- Ah be güzelim bir de derin dondurucuya baksaydın, şu anda ikimiz de yaşıyor olacaktık…

17 Şubat 2009 Salı

Apokrifal KAYIP Kitap


DÜNYAYI SARSACAK KİTAP: Apokrifal - Kayıp Kitap

Bu kitap hem Türkiye`yi hem de Hıristiyan dünyasını sarsacak: İNCİL`in orjinali bulundu. İsrail Cumhurbaşkanı İsak Rabin`in torunu Viktoria Rabin bu vesile ile müslüman oldu ve katledildi! TÜMÜ GERÇEK, HEPSİ BU KİTAPTA!


Bu kitaptaki olayların ve kişilerin hepsi gerçektir..

1981 yılında Hakkari`de köylüler tarafından bir mağarada lahit içerisinde eski bir elyazması bir kitap bulunur. Aramice uzmanı Doç. Dr. Hamza Hocagil kısa süre sonra söz konusu metnin Arami dilinde fakat Süryani alfabesiyle yazılmış bir İncil metni olduğunu anlar.

Birinci yüzyıla ait otantik İncil`in ortaya çıkması tüm dinleri ilgilendiren bir konudur. Gerek Hz. İsa`nın tarihselliğinin, gerekse de İncil`in Kuran`la ne denli uyumlu olduğunun kanıtlanması çeşitli çevreleri rahatsız etmektedir. Hocagil 1983 yılında Özal`ın girişimleri ve Özel Harp Dairesi`nin kontrolünde İncil`i tercüme etmeye başlar. Ancak tercüme süreci bir süre sonra durdurulur.

Ancak İncil`in son sayfasında Aziz Barnabas`ın söz konusu İncil`i dört nüsha olarak yazdığını fark eden Hocagil, Nahit Şenoğul Paşa`nın yardımlarıyla bu kez diğer 3 İncil`in peşine düşer. Ardından biri hariç diğer 2 İncil de bulunur. Uluslar arası istihbarat örgütlerinin müdahil olduğu bu inanılmaz olaylar dizisinde olaya karışan bazı isimler hayatını kaybeder.

İncil`lerden biri İsrail`de bulunur. İsrail nüshasını bir Alman firmasının sponsorluğunda, İsrail Cumhurbaşkanı İsak Rabin`in torunu Viktoria Rabin ile birlikte çıkarır. Viktoria Rabin, İncil`in gerçek nüshalarını okuduğunda Müslüman olur. Fakat yaptığı kazı çalışmalarında 10 Emir ve Zebur`un izini sürerken, Etiyopyalı bir zenci tarafından öldürülür. İsrail`de bulunan İncil önce Vatikan`a satılmak istenir. Vatikan adına İncil ile igili görüşmelerde bulunan Kardinal Mario, `açıklanamayan bir sebeple` hayatını kaybeder. Olaylar, gizli bir örgütün planlaması ile çok farklı boyutlar kazanır.

İncil bu kez, bir yayınevi üzerinden Yunanistan`a satılır.

Olay, Kıbrıs`ta bulunan güvenlik güçlerinin 1996 yılında Kıbrıs`ta Aziz Barnabas`ın mezarını soydukları iddiası ile farklı bir boyut kazanır. Askerler mezardan ne almışlardır? KKTC`de soygunu araştıran Gazeteci Kutlu Adalı, aldığı tehditlerden kısa bir süre sonra öldürülür. Kutlu Adalı`nın eşi İlkay Adalı cinayeti Avrupa İnsan Hakları mahkemesine götürür ve Türkiye olayın aydınlanması için gereken özeni göstermediği gerekçesiyle mahkum olur. Adalı öldürülmeden kısa süre önce, Abdullah Çatlı`nın Kıbrıs`a geldiği tespit edilir. Adalı Davası`nda projektörlerin çevrildiği isimlerden en ilginci de, Türk Silahlı Kuvvetleri adına iki Ergenekon zanlısını ziyaret eden Korgeneral Galip Mendi`dir. Şu anda Korgeneral rütbesinde olan Mendi, o sırada KKTC Sivil Savunma Teşkilat Başkanı`dır.

Bugün, Aramice Uzmanı Hamza Hocagil`in Genelkurmay Başkanlığı Özel Harp Dairesi`nde özel güvenlikli bir bölümde saklandığını iddia ettiği nüshalar açıklanırsa, dinler tarihi başta olmak üzere, tarih yeniden yazılacaktır.

ARMAGEDON kitabıyla Türkiye`de araştırmacı yazarlığın en önemli eserini veren Aydoğan Vatandaş, bu kez hem Türkiye`yi, hem de tüm dünyayı sarsacak bilgilerle okurlarıyla buluşuyor.

1 Eylül`de piyasaya çıkacak kitabı BURAYA TIKLAYARAK indirimli olarak satın alabilirsiniz:

Kitabın Vatan Gazetesi`nde yer alan diğer bir tanıtım metni:

Barnabas İncili`nin büyük sırrı

1981 yılında Şırnak`ın Uludere İlçesi`ndeki bir mağarada avdan dönen köylüler bir kitap buldu

Kitabı alan Babat Aşireti Lideri Korucubaşı Hazım Babat`ın babası Ferhan Babat kime götürse kitapta ne yazıldığını çözemedi.

Kitabın papirüse yazılı iki sayfası Aramice uzmanı Hamza Hocagil`e götürüldü. Hocagil, kitabın Süryani alfabesiyle Aramice, yani Hz. İsa`nın dilinde yazıldığını söyledi. Kitap`ın Barnabas İncili olduğunu anlayan Hocagil, ilk cümleleri tercüme etti: `Ben Kıbrıslı Barnabius... Tespihe layık âlemlerin Rabbi`nden bir bütün olarak, Ruhu`l Kudüs`le Meşaha`ya vahyolunanı tıpkı İsa`dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum.`

Ve asıl hikâye bundan sonra başladı...

Varlığı özellikle Hıristiyan ve Müslüman ilahiyatçıları arasında da tartışma konusu olan `Barnabas İncili`nin ucu Ergenekon`a ve Genelkurmay Başkanlığı Özel Harp Dairesi`ne kadar uzandı... Bu iddialar, çalışmalarını ABD`de sürdüren araştırmacı-yazar Aydoğan Vatandaş`ın önümüzdeki günlerde Timaş Yayınları`ndan piyasaya çıkacak olan `Apokrifal` (Halktan gizlenen) adlı kitabında yer alıyor.

Yıl 1981... Yer Şırnak, Uludere...

Barnabas İncili`nin hikâyesi avdan dönen köylülerin Uludere yakınlarında bir mağaraya girmeleriyle başlıyor. Köpekleri mağarada kaybolan köylüler, köpeklerini aramaya başlıyor. Köpeğin sesi çok derinlerden geliyor; mağaranın içindeki bir kuyudan. Bir urgan alıp, kuyunun içine giriyorlar. Karşılaştıkları manzara ise tüyleri diken diken etmeye yetiyor. Köylüler, taştan yontma bir oda içerisinde bir lahit ve bazı eşyalarla karşılaşıyorlar.

Önce Hz. İsa`ya ait bir madalyonu çıkarıyorlar. Lahitin kapağını açıyorlar; bir ceset ve üzerinde bir kitap. Buldukları kitap Babat Aşireti Lideri Korucubaşı Hazım Babat`ın babası Ferhan Babat`ın eline geçiyor. Ferhan Babat`ın kitabın tarihi değerini anlaması uzun sürmüyor ancak kime götürdüyse kitapta yazılanları çözemiyor. Papazlar dahil kimse kitabın hangi dilde yazıldığını anlamıyor.

Bu kez Babat, kitabı satmak için girişimlerde bulunuyor. Dönemin Malatya Milletvekili İsmail Hakkı Şengüler`e bahsediyor kitaptan. Şengüler kitabı inceliyor ve kitabın önemini anlamak için iki sayfasını filolog Hamza Hocagil`e götürüyor...

Kayıp kitapla ilk temas

Hamza Hocagil, Aramice uzmanıydı. Aramice, Hz. İsa`nın ilk öğütlerini verdiği dildi. Hamza Hocagil, Türkiye`de bu dile vakıf birkaç kişiden biriydi. Hâlbuki Hıristiyan aleminin kabul ettiği dört İncil`den hiçbirinin Aramice orijinali yoktu. Tümü Grekçe`den yapılan tercümelerden oluşuyordu. En eskisi de dördüncü yüzyıla aitti.

Hocagil, papirüs üzerine yazılan sayfaları inceledikten sonra, yazının Arami dilinde ve Süryani alfabesiyle kaleme alındığını tespit ediyor. Ve kitabın ilk sayfasını tercüme ediyor: `Ben Kıbrıslı Barnabius... Tespihe layık âlemlerin Rabbinden bir bütün olarak, Ruhu`l Kudüs`le Meşaha`ya vahyolunanı tıpkı İsa`dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum.`

Hocagil, Malatya Milletvekili Şengüler`e heyecan içinde `Bu kitap Barnabas İncili` diyor. Ve Şengüler, Barnabas İncili`ni satın almak için Ferhan Babat`a 280 bin doları ödemeyi kabul ediyor. Hocagil`e göre bu eser, iki bin yıllık kayıp otantik İncil`di. İncil, Hz. İsa`nın vahiy kâtibi Aziz Barnabas tarafından yazılmıştı!

İncil, Özel Harp Dairesi`nin kasasında

Peki bundan sonra ne oluyor? İşte Hollywood filmlerine taş çıkartacak hikâye asıl buradan sonra başlıyor. Kitabın yazarı Aydoğan Vatandaş, Hamza Hocagil`le görüşüyor ve sır perdesini aralıyor. Hamza Hocagil yaşananları şöyle anlatıyor: `Ferhan Babat`la anlaşmaya varılmıştı. Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan`ın babası Mehmet Ali Arslan ile birlikte İncil`i teslim almaya gittik. Ancak o sırada beklenmedik bir şey oldu. İncil bize teslim edilemeden jandarmanın eline geçti. İki yıl boyunca jandarma karargâhında saklı tutuldu. Daha sonra Kemal Başer Paşa`dan alınarak Genelkurmay Özel Harp Dairesi`nin eline geçti.`

Hamza Hocagil, her şeye rağmen Barnabas İncili`nin peşini bırakmamıştı. Hocagil, dönemin başbakanı ve hemşehrisi Turgut Özal`a 1996 yılında konuyu açtığını söylüyor: `Konuyu kendisine anlattıktan sonra beni Özel Harpçi Orgeneral Sami Karamısır Paşa`ya gönderdi. Önce beni epey sorguladılar, amacımın ne olduğunu anlamak istiyorlardı. Ben kitabın sadece tercüme boyutuyla ilgilendiğimi söyledim. Ardından İstanbul Balmumcu`da bulunan Özel Harp Karargâhı`nda Sami Karamısır Paşa ve MİT Müsteşarlığı da yapmış olan ve hâlen hayatta olan Hayri Ündül Paşa`nın görevlendirmesiyle tercüme çalışmasına başladım.`

Bu görevlendirmenin ardından Hamza Hocagil Ankara`da bulunan, o zamanki adıyla Özel Harp Dairesi Başkanlığı`na gidiyor: `Kitabı ilk orada gördüm. Birkaç demir kapıyı aştıktan sonra ulaşılan bir yerdeydi. Kitap, 1987 yılında Sami Karamısır Paşa ve Hayri Ündül Paşa`nın bilgisi dahilinde İstanbul Balmumcu`da bulunan Özel Harp Karargâhı`nda tercüme etmem için bana verildi. Ben burada her gün tercüme çalışmalarını yapıyordum. Tercüme parası da bana Harp Akademileri Komutanı Nahit Şenoğul Paşa tarafından veriliyordu. Nahit Paşa daha sonra bana Harp Akademileri`nde Koruyucu Envanter dersleri de verdirtti. Bu süre içerisinde İncil`in 19 sayfasını Özel Harp Dairesi`ne bağlı subayların kontrolünde inceledim`

On Emir`in yerini bildiriyor

Hocagil, Barnabas İncili`nde nelerin yazdığıyla ilgili de şunları söylüyor: `Tevhitten başka bir şey yoktu. Zikrullah vardı. İbadet etmenin önemi, Allah`a eş koşmama, bu arada komşulara yardımcı olma, Lut Kavmi ile ilgili bazı uyarıcı bilgiler ile ilgili ibret alınmasını öğütleyen bir kıssa vardı. Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Ayette, `Bir peygamber gelecek, ona tabi olanlar, dolgun başaklar gibi olacak(!)` diyordu.`

Hocagil, Barnabas İncili`nin son sayfasında, Aziz Barnabas`ın bu incili dört nüsha olarak yazdığını ve diğer üç nüshanın da yerlerini belirttiğini söylüyor: `İnciller`in biri İsrail`de, diğeri Arabistan Yarımadası`nda diğeri ise Kuzey Irak`ta Süleymaniye Zaho taraflarındaydı. Orgeneral Nahit Şenoğul Paşa`nın verdiği Barnabas İncili`nin son sayfalarında Hz. Davut`un kendi eliyle yazdığı Aramca Zebur ve Hz. Harun`un bakır levhalara yazdığı On Emir`in nerede olduğuna ilişkin bilgiler de vardı.`

Veli Küçük adı burada da karşımıza çıktı

Hocagil, Hz. Davut`un Sarayı`nda bulunan İncili de tercüme ettiğini söylüyor: `Bu tercümeyi Almanca ve İngilizce olarak Yunanistan`daki Markos Yayıncılık için yaptım. Genelkurmay`daki İncil`le İsrail`de bulduğumuzun tek farkı tefsirli oluşuydu. Barnabas, Uludere`de bulunan İncil`e bazı şerhler düşmüştü. Tercüme parası olarak 15 bin dolara anlaşmıştım.`

Hocagil, Markos Yayıncılık`la aracı olanın ise ismini söylüyor. Bu isim, son günlerde adını sıkça duyduğumuz Ergenekon Soruşturması`nın bir numaralı sanıklarından: `Aracı, Adem Taşdemir`di. Taşdemir, Ergenekon`un kilit ismi Tuncay Güney`le birlikte `cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak` iddiasıyla gözaltına alınmış, daha sonra serbest bırakılmıştı. Taşdemir`in bir özelliği de Emekli Tuğgeneral Veli Küçük`ün yaveri olmasıydı!` Hamza Hocagil`in bir başka iddiası ise Barnabas İncili`nin hâlâ Genelkurmay Özel Harp Dairesi`nde olduğu yönünde...
Kitabin tamamini okumak icin http://www.barnabas-incili.com

15 Şubat 2009 Pazar

Ask Sevgi Bahane (cigdem baslak 'alinti' )


Sesini duyduğunuz anda avuçlarınız

terlemeye kalbiniz deli gibi çarpmaya

başlıyorsa...

Bu aşk değil HOŞLANMAKTİR.....................



Ellerinizi ondan

çekemiyor sürekli dokunmak sarılmak

istiyorsanız ...

Bu aşk değil ARZULAMAKTİR......................



Yanınızda bir tek o olduğu için onü

istiyorsanız....

Bu aşk değil YALNIZLIKTİR.........................



Herkes onunla olmanızı beklediği için

onunlaysanız...

Bu aşk değil SADAKATTİR..........................



Size sıcak , yakın davrandığı için

onunlaysanız.

Bu aşk değil KENDİNE GÜVENSİZLİKTİR........



Üzülmesini istemediğiniz için

onunlaysanız...

Bu aşk değil AÇIMAKTİR..............................



Ona değer

verdiğiniz için hatalarını hoş görüyorsanız..

Bu aşk değil ARKADAŞLİKTİR.......................



Bütün

gün ondan başka hıçbir şey

düşünmediğinizi söylüyorsanız..

Bu aşk

değil KOCA BİR YALANDIR.................



Onun iyiliği için kendinizden çok şey feda

edebiliyorsanız...

Bu aşk

değil YARDİMSEVERLİKTİR.................



O üzgünken sizin de kalbiniz acıyorsa

İşte bu

AŞKTİR......................................................................
..........



Tarif edemediğınız

bir çekim yüzünden ondan bir türlü kopamadığınızı

düşünüyorsanız.

İşte bu

AŞKTİR......................................................................
...............



O herkese

güçlü görünmesine rağmen

içindeki zayıflığı hissedebiliyorsanız..

İşte bu

AŞKTİR......................................................................
.................



Başkalarını da çekici bulmanıza rağmen

hiç pişmanlık duymadan onunla

kalmaya devam

edebiliyorsanız.

İşte bu



AŞKTİR......................................................................
...................



Bu yazıyı aşkı

Başka Şeylerle karıştırmasını istemediğiniz bütün

arkadaşlarınıza göndermeniz dileğiyle...



Bir ara gönderirim mi?

diyorsunuz,

İşte bu BAHANEDİR............................



Hemen gönderiyor musunuz ,

İŞTE BU iLETİŞİMDİR VE ŞAHANEDİR.........

12 Şubat 2009 Perşembe

UMIDINI KAYBETME '' o seni goruyor ''

Allah’a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne giden… Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah’a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman dans ede ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. "Allah’ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etti. Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı! "Benim burada olduğumu nasıl anladınız?" diye sordu bitkin adam kendisini kurtaranlara. Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı: "Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"

Canımızı sıkan, göz yaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı, bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten, ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz oluyor. Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz, zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor. Hikayede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş umudunun yeşermesi gibi, yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında… Acı, derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla barışıp onu çözümlemek, gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek… Kaynak: Sait Çamlıca

11 Şubat 2009 Çarşamba

Kadinlar (Ahhh su KADIN lar)


KADINMI...!!!!


Öperseniz beyefendi DEGILSINIZDIR,
Öpmezseniz adam DEGILSINIZ.
İltifat edersiniz "YALAN" der,
Etmezseniz bırakır GIDER.
Her isteğine evet derseniz KAREKTERSIZ olursunuz,
Karşı çıkarsanız ANLAYISSIZ.
Çok yanına giderseniz "SIKILDIM" der,
Az giderseniz küser.
İyi giyinirseniz "ÇAPKINSIN" der,
Dikkat etmezseniz zevksizlikle suçlar.
Kıskanırsınız "HUYUN KÖTÜ" der,
Kıskanmazsınız "SEVMİYORSUN" der.
Siz bir dakika geç kalın kıyamet kopar,
Kendisi bir saat gecikirse "BUNDA NE VAR???".
Arkadaşınızla buluşursunuz adı ihmal olur,
O buluşur "BİZİM KIZLAR" olur.
Siz başka kadına bakacak olsanız gözleriniz oyulur,
Başka bir adam ona baktığında adı "HAYRANLIK" olur.
Konuştuğunuz anda dinlemenizi ister,
Dinlediğiniz anda "NEDEN KONUŞMUYORSUN?" der.
Kısacası...
Sade ama çok karışık.
Zayıf gibi ama çok güçlü.
Akıl karıştıran ama hayranlık uyandıran
İnsanı çıldırtan ama mükemmel!
Bu arada tercümelerin de kadın gibi olduğunu belirtmek isterim...
Çok güzelse nadiren sadıktır,
Çok sadıksa da nadiren güzel...Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya
hafızalardaki hatıra yada
hayallerdeki ümittir. Hüsran ise, bir tek yerde
kabullenebiliyorum,
Yaşamak mümkünken yaşamamış olmakta…

7 Şubat 2009 Cumartesi

Kadinlar Erkekler hos bir derleme oldu


Ergenlik Sivilcesi: Testosteron hormonundan dolayi erkeklerde sivilce sorunu daha cok gorulur. Bu hormon yag bezlerini uyarir ve derideki gozeneklerin tikanmasina ve dolayisiyla sivilceye neden olur.

Spor: Erkekler daha hizli kadinlarsa dayanikli. Bilirim

Kan: Erkeklerde 4.5 kadinlarda 3.6 litre kan vardir. Erkek kani daha koyu kivamlidir bir damlasinda 1 milyon kan hucresi var. Toplam olarak erkeklerde 1 santimetrekup kanda 5 milyon alyuvar vardir bu da kadinlara kiyasla yuzde yirmi fazlalik demektir. Erkeklerin tansiyonu da kadinlardan yuksektir: 140/88. Bu deger kadinlarda 130/80'dir.

Aids: Her dort AIDS hastasindan sadece biri kadin. Nedeni ise kadinlarin baskin olan X krozomundan iki tane tasimasi

Yuzme yetenegi: Kadinlar derilerinin altindaki yag tabakasi nedeniyle daha iyi yuzerler.

Su: Erkek vucudunun yuzde 70'i kadinlarin yuzde 60'i sudan ibaret.

Duyu organlari: Kadinlarin isitme ve koklama duyulari daha guclu. Erkek gozu ayrintilari daha iyi secer.

Enerji harcamasi: Erkekler hareketsiz halde vucudun metrekaresi basina ortalama 39.5 kalori yakarlar. Kadinlar ise 37 kalori.

Yag:Erkek vucudunun yuzde 15 kadinlarinsa yuzde 27'si yagdir

Dirsekler: Kadinlar erkeklere kiyasla kollarini dirsekten 6 derece fazla acar.

Kromozomlar: Erkek ve disilerde toplam 46 kromozom vardir. Erkeklerin cinsiyet hormonu XY kadinlarin XX'tir.

Saclar: Kadinlarin saclari daha sIk ve daha direnclidir.
Deri: Erkeklerin toplam 1.8 metrekare kadinlarin 1.6 metrekare derileri vardir.

Masturbasyon: Erkeklerin yuzde 93'u kadinlarin yuzde 62'si kendini masturbasyonla tatmin eder.

Antikorlar: Kadinlar daha cok antikor uretirler bu yuzden virus hastaliklarina daha seyrek yakalanirlar.

Aglamak: Kadinlar erkeklerden 5 kat fazla aglarlar.

Beyin: Erkek beyni yuzde 14 daha agirdir.

Dolleyebilme yetenegi: Erkeklerde sicakligin artisiyla dolleyebilme yetenegi azalir. Kadinlarin dollenmeye musait oda sicakligi 17 derece.

Safra kesesi tasi: Kadinlarin yuzde 20'sinde erkeklerin yuzde 8'inde tas var.

Yaslanma: 55 yasindaki bir kadin bedensel gucunun yuzde 90'ina sahiptir. Oysa erkek gucunun sadece yuzde 70'ine sahiptir.

Kaslar: Erkekler kadinlardan yuzde 50 oraninda fazla kas gucune sahiptir.

Yasam suresi: Erkeklerin ortalama omru 71.5 yil kadinlarin 78 yildir.

Vucut olculeri: Erkek ortalama 175 cm boyunda ve 73.5 kg agirligindadir. Gogus cevresi 98.5cm beli 80.4cm'dir. Kadin ortalama 160 cm boyunda olup 61.2 kg'dir. Gogus cevresi 90.1; kalca genisligi 96.5 cm; beli 74.3 cm'dir.

Adem elmasi: Girtlaktaki adem elmasi adli cikinti erkeklere hastir.

Solunum: Erkekler dakikada ortalama 16 kez soluk alip verir. Kadinlar 20-22

Başarı: Başarılı bir erkek karısının harcayabileceğinden fazla para kazanan erkektir. Başarılı bir kadın böyle bir erkeği bulabilen kadındır.

Stil:Erkekler sabah uyandıklarından akşam yatağa girdikleri ana kadar iyi görünümlüdür. Kadınlar her nasılsa gece boyunca çirkinleşirler.

Parayı idare etme:
Erkek istediği 100 bin liralık bir şey için 200 bin lira öder. Kadın istemediği 200 bin liralık şey için 100 bin lira öder.

Mutluluk:Bir erkekle mutlu olmak için onu çok anlamak, az sevmek gerekir. Bir kadınla mutlu olmak için onu çok sevmek ve hiç anlamaya çalışmamakgerekir.

Evlilikten beklentiler: Bir kadın bir erkekle onun değişeceğini umarak evlenir, ama o değişmez. Bir erkek bir kadınla onun değişmeyeceğini umarak evlenir, ama o değişir.

Evlilik kararları:
Erkek yorulduğu için evlenir. Kadın meraklı olduğu için evlenir. İkisi de hayal kırıklığına uğrar.

Evlilik ve gelecek:Kadın bir koca buluncaya kadar gelecekten endişe eder. Erkek evlenecek bir kadın buluncaya kadar gelecekten endişe etmez.

Hatıralar:Kadın daima onunla evlenmek istemiş olan erkeğin anısını yaşatır. Erkek daima evlenmediği kadının anısını yaşatır.

Kadınları anlamak:
Erkeğin kadını anlamadığı iki dönem vardır: Evlilikten önce ve evlilikten sonra.

Kadın ne ister?:İnsanın karısını mutlu kılmak için iki şeye ihtiyacı vardır: Kadının kendi bildigi gibi davrandığını sanmasını sağlamak. Kadının kendi istediği gibi davranmasına izin vermek.

Uzunluk: Evli erkekler bekarlardan daha uzun yaşarlar, ancak evli erkekler ölümüdaha çok arzularlar.

Hatalar:Evli bir erkek hatalarını unutmalıdır: İki kişinin birden aynı şeyi hatırlamasına gerek yoktur.

Savaş:Herhangi bir tartışmada kadın daima son sözü söyler. Bundan sonra erkeğin söylediği her söz yeni bir tartısmanın başlangıcıdır.

6 Şubat 2009 Cuma

Turkce ' nin guzelligi


Türkçe'nin güzelliği ve geçerliliği üzerine şimdiye kadar rastladığım en akıl dolu yazı. Yeni
üye olduğum grubumuzla paylaşmak istedim.
Türkçe'nin Matematiği
yazan: A. Cüneyd Tantuğ ? son değişiklik: 2006-03-02 11:06
Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir
zihin jimnastiği
"Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe'yi en zengin kullananlardan Yaşar
Kemal'in romanları 3.500 kelimeyi geçmez" görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira
Türkçe'nin Fransızca?ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce'ye, Almanca?ya,
İspanyolca?ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe'nin
daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey
anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak,
gereği yoktur.
Başka bir dilden Türkçe'ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam
farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk
bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller
kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya,
yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe'de anlamları sözlükteki tanımlar değil,
kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe'nin, referans olmak
üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne
sürülebilir.
İngilizce-Türkçe sözlükte "sick", "ill" ve "patient"ın karşısında hep "hasta" yazar. Bu
bağlamda ingilizce?nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak,
aradaki farkların Türkçe'de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: "doktor
falanca beyin hastası olmak", "böbrek hastası olmak", "internet hastası olmak", "filanca
şarkının hastası olmak" arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
3+5=
12+5=
38+5=
yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı "+5" yazdığı halde!
Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe'de de hepsinde aynı "hastası olmak" ifadesi geçtiği halde
sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe'nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar.
0'dan 9'a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı
virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer
özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık
değiştirmiş halidir.

Türkçe'deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş
olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe'ye girecek fiillerin nasıl
çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor
olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği
öğrenildiğinde, sadece "x=6", "y=23" olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün
denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce?de "go", "went" olurken "do", "did" olur. Çoğul ekleri için de durum
aynıdır: "foot", "feet" olurken "boot", "beet" değil "boots" olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı
yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

Türkçe'de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir.
Türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği "alma" olması
gereken meyve isminin "elma" biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise
neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve
kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi
somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı
sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1'leri kullanmak yeterlidir. İzleyen
örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.


Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
ev........ler.......evler
1.0.......0.1......1.1

Türkçe'deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil
olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1'dir (kelime
kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe'de
başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi
söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece "ler" dediğinde, alacağı tepki: "anladık ler de,
neler?" türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin
çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade
kırmızı
0.1.0
kıp kırmızı
1.1.0
kırmızı msı
0.1.1
kıp kırmızı msı
1.1.1

Türkçe'deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç
değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem
kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. "Güneş doğmazdan az
önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı +msı; [1.1.1]) bir renk aldı" dendiğinde, herkes
neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer
almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2
bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:


011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman


kök kişi matematik ifade

yeterlilik...................Oku (y)abil dim................................= 1.1.0.01.0.0.011
olumsuz................... Oku (y)a ma z mış sın......................= 1.1.100.0.1.010
zaman.................. Gel me (y)ecek ti..................................= 1.0.1.10.1.0.000
zaman...................Git me di k........................................... = 1.0.1.01.0.0.111
hikaye...................Şaşır abil ecek ti niz ............................= 1.1.0.10.1.0.110
rivayet...................Bil (i)yor lar........................................ = 1.0.0.11.0.0.100

kişi

tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman "di'li geçmiş" ve "miş'li geçmiş"
olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin
içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...) Sıralaması da rasgele değildir.
Türkçe cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en
sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/
uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel
olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar
haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

"dün ahmet camı kırdı" cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir
değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle
matematik değer
0001
matematik değer
0011
matematik değer
0111
matematik değer
1111

1 dün ahmet camı kırdı.
2 dün camı ahmet kırdı.
3 ahmet dün camı kırdı.
4 ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün ahmet kırdı.
6 camı ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
1. Cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
3. Cümle: ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).
4. Cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor
olabilirdi).
5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
6. Cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep 'i' haliyle "camı" olarak kaldı; fiil
hep 3. Tekil şahıs, di'li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi
cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001'den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise
hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik
değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri
değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip
değiştirmek (edilgen kip - passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler
eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe'nin ne tarafı
ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe'nin bu özelliğini "insanlar kendilerine ulaşan
mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz,
bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı
mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi
bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile
ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu
özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O
nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. "Türkçe çok
lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder
gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir
dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe'nin, bu
dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-
batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi,
kötü işleyen bir "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon! " süreci bu çatışmayı kendi içinde bir
takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde
"asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta
çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır.
Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin
kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi
anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan
mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden,
olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini
öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş
gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada
gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi
içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti.
Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece
gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem
de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vb.)
oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri
yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza,
böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken,
bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak
gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç
görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe'nin yanısıra okulda
öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı
olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı
durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması
gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak
sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi
algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya
veya başka bir ifadeyle "sezdikleri gibi algılamaya" yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan,
kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne
kadar "herkesçe bir örnek" algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel
sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir
türlü Türkiye?de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim
alanları için geçerlidir. Yunus Emre?nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları
arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü
olarak aktarılmasının ardında Türkçe?nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi
vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini
duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman
gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce
sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından
başarısız kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi
konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap
edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

4 Şubat 2009 Çarşamba

YouTube ’un en fazla izlenen videolar

9 Mayıs 2007′den itibaren YouTube’un en fazla izlenen videoları (10 milyon’dan fazla izlenen) şunlarmış:

1. 48.15 milyon – Evolution of Dance – Judson Laipply

2. 25.53 milyon – Famous Last Words – My Chemical Romance

3. 23.47 milyon – Pokémon Theme Music Video – Ian Hecox ve Anthony Padilla

4. 22.28 milyon - Girlfriend - Avril Lavigne

5. 21.47 milyon – SNL Digital Short - A Special Christmas Gift (Uncensored) – Saturday Night Live

6. 20.09 milyon – Guitar – Jeong-Hyun Lim

7. 18.12 milyon – Shoes – Liam Kyle Sullivan

8. 17.32 milyon – Quick Change Artists on America’s Got Talent – America’s Got Talent

9. 16.82 milyon – OK Go - Here It Goes Again – OK Go

10. 14.65 milyon – Hahaha – BlackOleg

11. 14.78 milyon – Hey clip – Tasha and Dishka

12. 14.51 milyon – Free Hugs Campaign – Juan Mann

13. 13.51 milyon – Real Life Simpsons Intro – The Simpsons

14. 13.42 milyon – Urban Ninja – Trickster Xin of EMC California

15. 13.22 milyon – Ronaldinho: A Touch of Gold – Nike

16. 11.79 milyon - Cupid’s Chokehold - Gym Class Heroes

17. 11.09 milyon - Say It Right - Nelly Furtado

18. 10.90 milyon - Irreplaceable - Beyonce

19. 10.87 milyon – lion sleep tonight – Pat & Stanley

20. 10.46 milyon - muffins - Liam Kyle Sullivan

En çok izlenen Türk videosuda Tuğba Özay’ın bu ve bu videosu ardındanda Ajdar geliyor.diğer videoları izlemek için google da ismini aratmanız yeterli. Kaynak; Wikipedia

TASARRUF


'5 yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,
-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim.
Bir otele indim.
Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın.
Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
-Şu andan itibaren der,
-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

BİR GÜN...


Bir gün...bir kozada küçük bir delik açildi...ve bir adam...bedenini bu küçücük delikten
çikarmaya çalişan kelebeği saatlerce seyretti...Sonra...kelebek sanki daha fazla
ilerlemek istemiyormuş gibi durdu...Sanki...ilerleyebileceği kadar
ilerlemişti ve artık daha fazla ilerleyemiyordu....Ve adam...kelebeğe
yardım etmeye karar verdi...Eline bir makas aldı ve kozayı keserek deliği
büyüttü...Kelebek kolayca dışarı çıktı...Fakat bedeni kocaman ve
kanatları kuru ve buruşuktu...

Adam...kelebeği izlemeye devam etti...çünkü zamanla kanatlarının büyüyüp
bedenini taşıyabilecek kadar genişleyebileceğini umut ediyordu...
Fakat bu olmadı!..Gerçekte...kelebek ömrünün geri kalanını
kocaman bedeni...kuru...buruşuk kanatları ile etrafta sürünerek geçirdi...

Uçmayı hiç başaramadı...Adamın bu aceleci iyiliği içinde
anlayamadığı...bu kısıtlayıcı kozanın ve
kelebeğin o küçücük delikten dişari çıkmak için verdiği mücadelenin...
kelebek için gerekli olduğuydu...çünkü bu...Tanrı'nin...yaşam
sıvısının kelebeğin bedeninden kanatlarına doğru
akmasını sağlamak için bulduğu yoldu...böylece kelebek kozadan
kurtulduğu anda uçmaya hazır olabilecekti...

Güç istedim...
Ve Tanrı...beni güçlü yapmak için karşıma zorluklar çıkardı...

Bilgelik istedim...
Ve Tanrı bana çözmek için sorunlar verdi...

Zenginlik istedim...
Ve Tanrı çalişmak için bana beyin ve güçlü kaslar verdi...

Cesaret istedim...
Ve Tanrı üstesinden gelmem için bana tehlike verdi...

Sevgi istedim...
Ve Tanrı yardim etmem için bana sorunlu insanlar verdi...

İyilik istedim...
Ve Tanrı bana fırsatlar verdi...

İstediğim hiçbir şeyi elde etmedim...İhtiyacım olan
herşeyi elde ettim...