
Türkçe'nin güzelliği ve geçerliliği üzerine şimdiye kadar rastladığım en akıl dolu yazı. Yeni
üye olduğum grubumuzla paylaşmak istedim.
Türkçe'nin Matematiği
yazan: A. Cüneyd Tantuğ ? son değişiklik: 2006-03-02 11:06
Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir
zihin jimnastiği
"Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe'yi en zengin kullananlardan Yaşar
Kemal'in romanları 3.500 kelimeyi geçmez" görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira
Türkçe'nin Fransızca?ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce'ye, Almanca?ya,
İspanyolca?ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe'nin
daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey
anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak,
gereği yoktur.
Başka bir dilden Türkçe'ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam
farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk
bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller
kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya,
yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe'de anlamları sözlükteki tanımlar değil,
kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe'nin, referans olmak
üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne
sürülebilir.
İngilizce-Türkçe sözlükte "sick", "ill" ve "patient"ın karşısında hep "hasta" yazar. Bu
bağlamda ingilizce?nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak,
aradaki farkların Türkçe'de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: "doktor
falanca beyin hastası olmak", "böbrek hastası olmak", "internet hastası olmak", "filanca
şarkının hastası olmak" arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.
Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
3+5=
12+5=
38+5=
yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı "+5" yazdığı halde!
Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe'de de hepsinde aynı "hastası olmak" ifadesi geçtiği halde
sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe'nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar.
0'dan 9'a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı
virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer
özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık
değiştirmiş halidir.
Türkçe'deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş
olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe'ye girecek fiillerin nasıl
çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor
olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği
öğrenildiğinde, sadece "x=6", "y=23" olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün
denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.
Oysa sözgelimi ingilizce?de "go", "went" olurken "do", "did" olur. Çoğul ekleri için de durum
aynıdır: "foot", "feet" olurken "boot", "beet" değil "boots" olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı
yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.
Türkçe'de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir.
Türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği "alma" olması
gereken meyve isminin "elma" biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise
neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve
kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi
somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı
sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1'leri kullanmak yeterlidir. İzleyen
örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.
Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
ev........ler.......evler
1.0.......0.1......1.1
Türkçe'deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil
olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1'dir (kelime
kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe'de
başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi
söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece "ler" dediğinde, alacağı tepki: "anladık ler de,
neler?" türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin
çoğulunun kastedildiği açık değildir.
Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade
kırmızı
0.1.0
kıp kırmızı
1.1.0
kırmızı msı
0.1.1
kıp kırmızı msı
1.1.1
Türkçe'deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç
değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem
kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. "Güneş doğmazdan az
önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı +msı; [1.1.1]) bir renk aldı" dendiğinde, herkes
neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer
almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.
Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2
bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:
011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman
kök kişi matematik ifade
yeterlilik...................Oku (y)abil dim................................= 1.1.0.01.0.0.011
olumsuz................... Oku (y)a ma z mış sın......................= 1.1.100.0.1.010
zaman.................. Gel me (y)ecek ti..................................= 1.0.1.10.1.0.000
zaman...................Git me di k........................................... = 1.0.1.01.0.0.111
hikaye...................Şaşır abil ecek ti niz ............................= 1.1.0.10.1.0.110
rivayet...................Bil (i)yor lar........................................ = 1.0.0.11.0.0.100
kişi
tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman "di'li geçmiş" ve "miş'li geçmiş"
olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin
içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.
Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...) Sıralaması da rasgele değildir.
Türkçe cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en
sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/
uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel
olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar
haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.
"dün ahmet camı kırdı" cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir
değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.
Cümle
matematik değer
0001
matematik değer
0011
matematik değer
0111
matematik değer
1111
1 dün ahmet camı kırdı.
2 dün camı ahmet kırdı.
3 ahmet dün camı kırdı.
4 ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün ahmet kırdı.
6 camı ahmet dün kırdı.
Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
1. Cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
3. Cümle: ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).
4. Cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor
olabilirdi).
5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
6. Cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.
Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep 'i' haliyle "camı" olarak kaldı; fiil
hep 3. Tekil şahıs, di'li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi
cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.
Her cümlede 0011, 0001'den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise
hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik
değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri
değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip
değiştirmek (edilgen kip - passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler
eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.
Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe'nin ne tarafı
ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe'nin bu özelliğini "insanlar kendilerine ulaşan
mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz,
bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı
mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi
bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile
ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu
özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O
nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. "Türkçe çok
lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder
gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir
dildir.
Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe'nin, bu
dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-
batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi,
kötü işleyen bir "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon! " süreci bu çatışmayı kendi içinde bir
takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde
"asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta
çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır.
Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin
kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi
anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan
mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden,
olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.
Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini
öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş
gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada
gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi
içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti.
Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece
gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem
de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vb.)
oldu.
Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri
yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza,
böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken,
bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak
gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç
görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe'nin yanısıra okulda
öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı
olmayacaktır.
Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı
durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması
gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak
sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.
Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi
algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya
veya başka bir ifadeyle "sezdikleri gibi algılamaya" yönelirler.
Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan,
kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne
kadar "herkesçe bir örnek" algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel
sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir
türlü Türkiye?de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.
Türkçe'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim
alanları için geçerlidir. Yunus Emre?nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları
arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü
olarak aktarılmasının ardında Türkçe?nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi
vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini
duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman
gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce
sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından
başarısız kalmışlardır.
Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi
konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap
edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.